17 Aralık 2016 Cumartesi

Gerçekler...

Mevlaya ne kadar hamdetsem azdır.Yıl 2016.(2002/2011) arası 9-10 yıla yakıntalebesidir diyerek Milli görüşten ayrılıp gitmeme rağmen Mevlamız benim gibi acize lütfedip tekrar Milli Görüşe ayaklarımı getirdi. Kimileri Hoca bu işi yapamıyor diyerek gittiler.Kimileri ganimet peşine (dünyalık sevgisi) düşüp gittiler. Kimileri nefslerine uyup gittiler. Evet Milli Görüşte kalanlar bir avuç olabilirler amma Davaları Hakk davadır.Rahmetli Hocamız Allahın verdiği ferasetle bakıp Allahın izniyle bazı şeyleri görebiliyordu. Bu günlerde yaşanan zilleti dünden dile getirdi.Amma nafile! Nasibi olmayan ''tek dişi kalmış Batı'l'' karşısında hem kendini hem ümmeti ziyan etti. Nutuklarla meselelleri ve içine düşülen zilleti geçiştirmeye çalışmak ahmaklık olsa gerek. Bize düşen bu saatte aslımıza dönmektir.Çare kimin peşinde olduğunu anlamak,idrak etmek ve şuurunu tekrar aklına devşirmektir.Tekrar zilleten izzete erebilmeminin yolu sapasağlam bir imana sahip olmaktan geçer.Selamette olabilmek için Saadete ermek lazım . Saadete erebilmek içinde ihlas, sadakat ve teslimiyet lazımdır. Selam,sevgi ve saygılarımla..






12 Mart 2013 Salı

Anlamak....

 Başarı deyince hepimizin aklına bir tanım gelir. Başarı, üzerinde en çok tanım yapılabilen ender kelimelerden biridir, belki de... Sevgi gibi, aşk gibi. Laiklik gibi, demokrasi gibi. Ama kesin olan ve bütün tanımlarda ortak bir nokta vardır ki, başarı; mutluluk vericidir. Ve herkes bireyler başarmak ister. Itanry David Thoreu bir yerde şöyle demektedir; “İnsanlar başarmak için doğarlar, başarısızlık için değil.” Peki sizce başarının kaynağı nedir?! Yoksa başarılar birer şanstan başka bir şey değil midir. Earl wilson da öyle diyor! “Başarı mı dedin? Başarı tamamıyla şansa bağlıdır! İnanmazsan başarısız insana sor.” Başarı ve İnanç Şüphesiz ki, dini ya da diğer bir takım inançların da başarıya etkisi vardır. Fakat biz burada kişinin başarabileceğine olan inancından başka bir ifadeyle kendine olan inancından bahsedeceğiz. Çoğunluk başarıya inancın başarının yarısı olduğunu söyler. Bence başarıya inanç, başarının yarısından daha fazladır. Başarabileceğine inan kişi; fikirler üretir mazeret değil. Çözümler sunar, problem değil. Nasıl yapacağını düşünür, niçin yapamayacağını değil. O şartların oluşmasını beklemez, şartları oluşturmaya çalışır. Fırsatları engel gibi değil, engelleri fırsat gibi görür. O bardağın dolu kısmını görür, boş kısmını değil. Bir köpeğin leşine değil, güzel dişlerine bakar. Onun için her şey bir şey ifade eder. O tereddüt çamuruna batmaz, girişimcidir. C. Lınk’in dediği gibi; “Kendini yetersiz gören insan tereddüt içinde beklerken, girişimci insan hata yapmaktan korkmadığından daha üstün hale gelir.” Hokuz Pokuz!... Tabii ki, kuru bir inanç başarılı olmak için yeterli değildir. Dil, “Ben yapabilirim.” Derken içinizden bir ses “Hadi canım sen de!” dememelidir. İnsan her şeyiyle başarabileceğine inanmalıdır. Ayrıca inanmak bir sihirli değnek değildir. İnanmak, bir kıvılcım; bir ateşlemedir. Uzaya fırlatılmak üzere bir roket düşünün. Onu fırlatmak için önce roketi ateşlemelisiniz. Sadece ateşlemekle roketi uçuramazsınız, ama ateşlemeden de uçuramazsınız. Tabii ki, roketin uçmasını sağlayan diğer pek çok sistemler topluluğu vardır. Fakat bu sistemleri roketi ateşlemeden çalıştıramazsınız. Veya bir arabayı yürütmeniz için kontağı çevirmeli ve motoru ateşlemelisiniz. İşte inanç da harekete geçmeniz için sizi ateşleyen bir kıvılcımdır. “Evet, başarmak için inanmalısınız.” Vazgeçmeme ve İnanç Yurtdışında, alanlarında üstün başarıyı yakalamış insanlarla yapılan bir araştırmaya göre; bu başarılarının altında yatan en büyük etkenin “vazgeçmemeleri” olduğu tespit edilmiştir. Evet başarısızlıklardan yılmama ve vazgeçmeme. Aynen sular gibi...”Mermeri delen suyun gücü değil devamlılığıdır.” Peki biz nelerden vazgeçmeyiz ya da vazgeçmememizin altında ne yatar?! “Kendini adamak” evet, vazgeçmemenin altında kendini adamak yatmaktadır. Eğer bir insan kendini herhangi bir işe adamışsa, her şeyiyle o işe endeksleşecek ve bütün yetenekleriyle o işe konsantre olacaktır. Dolayısıyla vazgeçmeyecektir, çünkü o her şeyiyle kendini adamış ve yolunun kara sevdalısı olmuştur. Peki öyleyse tekrar soruyorum. Hangimiz inanmadığımız bir işe, bir amaca, bir hedefe ya da bir davaya kendini adar!? “Aslında ben terfi edebilecek birisi değilim, ama!, Pazar payımızı genişletmek çok zor ama neyse!, Aslında ben, iyi bir yönetici ya da başarılı bir iş adamı olamam! Dershaneye gidiyorum ama üniversiteyi kazanacağımı sanmıyorum!” gibi inancın olmadığı cümleleri sarf ederek hedeflerinize konsantre olabilir misiniz?! Böylesi düşünceler sizi harekete geçirebilir mi?! Öyleyse vazgeçmemek için inanmalısınız, kendinizi adayabilmeniz için inanmalısınız ve kısaca; başarmak için inanmalısınız!...
‘’İnsanın çizgileri olmalı.
Ya duracağı yeri bilmeli ya da birisi ona bunu halince bildirmeli.
Bildirmeli derken;
Döverek, söverek, kırarak ve dökerek değil, halince yani…
İnsanın bir dur durağı olmalı, taşacağı kadehi bilmeli, köpüreceği suya dikkat etmeli.
Etmeli ve biraz da eylemeli, fren mesafesini önceden hesap etmeli.
Yolların karlı-buzlu havada başka, kuru-tozlu havada başka, yağmurlu havada başka olduğunu bilmeli.
Nerede nasıl gitmesi gerektiğini anlatan usta şoförlere arada bir kulak vermeli.
Bunu mutlaka test etmesi gerekirse daha önce yapılmış test sonuçlarını gözden geçirmeli ama bunu denememeli…
***
İster otokontrol diyelim adına, ister ana-baba-arkadaş-eş-dost freni…
Evet kırmızı çizgileri olmalı insanın, hem de kendinden çizgili…
Utanmak ne eşsiz bir duygudur oysa, İNSAN utanabilmeli!..
Ar duygusu varsa bir parça birinde, o’na ve onun adına sevinmeli…
Arada yüzü kızarabiliyorsa bu devirde bir gencin, onun eline eteğine belki de yüz sürmeli.
Evet kırmızı çizgileri olmalı insanın ve arada edebinden yüzü yere inmeli.
Başını dikerek bağıra bağıra konuşan nice eli belinde edepsizlere, belki de hiç konuşmadan duruşunun asaleti ile cevap vermeli…
Klavyenin başında aslan kesilen ama ayna da kendi gölgesinden korkan nicesine; aslında hiç ilişmemeli
Hatta onun adına utanıp, onun adına kederlenmeli
Uzun uzadıya yazmayacağım bunu, yazılmamalı da bence.
Herkes kendine sormalı şimdi;
“En son ne zaman yüzüm kızardı benim”?
Ben yüzümü kızartacak, bir şey yapmamış olsam bile….(Bedirhan Gökçe’den alıntı)’’