Hayatta tek derdim vareden MEVLA'yı bilmek,O'na kul olmak ve son nefeste İman şerbetini içmektir.
21 Eylül 2012 Cuma
Gitmek,Kaçmak,Arınmak,Rüzgara doğru,sessizliğe yolculuk......
Bazen Bir Yere kaçmak istersin, yalnızca gitmektir istediğin.Gitmek, arınmaktır böyle zamanlarda.Yola devam etmek için tekrar rüzgarla doldurmaktır yelkenlerini.O kimsenin görmediği, ince ince sızlatıp battıkça kanatan kırılmış parçalarını, usulca ayıklamaktır teninden.Gitmelerine mani olma.Ara sıra gitmek lazım Kendinden kaçmak değil de,Kendine kaçmak için...
YALNIZLIK
Bazen yalnızlık tam da ihtiyacımız olan halettir. Ne kalabalık, ne gürültü, ne heyecan, ne de diğer zarf-ı haller bizi o anda “yalnızlık” haleti kadar mutmain kılamaz. Dışarıda gördüğü ve gözlemlediği dünyadan kendi iç mecralarına sessizce geçiş, bazen insanın en ihtiyaç duyduğudur. O hep bir yerlerde gizlidir aslında. İnsanlarla muhit kalabalıklar içerisinde silikleşir sadece. Aynı şehrin ışıklarıyla perdelenmiş, ama varlığını her zaman duyumsadığımız parlak yıldızlar gibidir yalnızlık.. Ve aslında insanın en doğal halidir. Aynı yıldızlar gibi.. Sosyalleşme de aynı şehrin sahte ışıklarını anımsatır bize, göz boyar, afilidir; ama herkes ve her şey bir gün muhakkak tabiatına irca olunacaktır. İnsan da hayata yalnız gelmiştir; sonrasında içtimai çevresi ne kadar kalabalık olursa olsun, yine özü olan yalnızlığa geri dönecektir. Yaptıklarıyla baş başa kalacaktır. Peki, tabiatımızın bir parçası olan yalnızlık ne manaya gelmektedir? Fiziksel mi, yoksa psikolojik midir? Bizi bu duyguya iten amiller nelerdir?
Bazen yalnızlık tam da ihtiyacımız olan halettir. Ne kalabalık, ne gürültü, ne heyecan, ne de diğer zarf-ı haller bizi o anda “yalnızlık” haleti kadar mutmain kılamaz. Dışarıda gördüğü ve gözlemlediği dünyadan kendi iç mecralarına sessizce geçiş, bazen insanın en ihtiyaç duyduğudur. O hep bir yerlerde gizlidir aslında. İnsanlarla muhit kalabalıklar içerisinde silikleşir sadece. Aynı şehrin ışıklarıyla perdelenmiş, ama varlığını her zaman duyumsadığımız parlak yıldızlar gibidir yalnızlık.. Ve aslında insanın en doğal halidir. Aynı yıldızlar gibi.. Sosyalleşme de aynı şehrin sahte ışıklarını anımsatır bize, göz boyar, afilidir; ama herkes ve her şey bir gün muhakkak tabiatına irca olunacaktır. İnsan da hayata yalnız gelmiştir; sonrasında içtimai çevresi ne kadar kalabalık olursa olsun, yine özü olan yalnızlığa geri dönecektir. Yaptıklarıyla baş başa kalacaktır. Peki, tabiatımızın bir parçası olan yalnızlık ne manaya gelmektedir? Fiziksel mi, yoksa psikolojik midir? Bizi bu duyguya iten amiller nelerdir?
Yalnızlık; mutluluk, sevinç, üzüntü, korku,
heyecan gibi insani bir hissiyattır. Aslında, bütün duygular gibi mutlak bir
tanımı da yoktur; sadece tecrübeye dayalı bir hissiyattır. Herkesin yaşadığı
farklı tecrübeleri baz alırsak, ortak bir tanım söz konusu değildir. Göreceli
ve sübjektif tanımları söz konusudur. Kimine göre yalnızlık; fiziksel anlamda
etrafında kimsenin olmamasıdır. Kimine göre de -psikolojik bir yorumla- içtimai
çevresinin olmasına karşılık, bu çevrede kendini anlayabilecek kimsenin
olmamasıdır. Buna “mecazi” yalnızlık da diyebiliriz.
Birinci anlama göre yalnızlığı ele aldığımızda, çevresinden -öyle ya da böyle nedenlerden ötürü- kopuk yaşayan, değişik faktörler nedeniyle toplumdan aforoz edilmiş ya da toplumsal baskı ve yaptırımlara tahammülü olmayan insanların iradi olarak bu zümreye dâhil olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Bu yalnızlar zümresine dâhil olma nedenleri; yaşlılık, hastalık, uyumsuzluk vb. gibi nedenler de olabilir.
Birinci anlama göre yalnızlığı ele aldığımızda, çevresinden -öyle ya da böyle nedenlerden ötürü- kopuk yaşayan, değişik faktörler nedeniyle toplumdan aforoz edilmiş ya da toplumsal baskı ve yaptırımlara tahammülü olmayan insanların iradi olarak bu zümreye dâhil olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Bu yalnızlar zümresine dâhil olma nedenleri; yaşlılık, hastalık, uyumsuzluk vb. gibi nedenler de olabilir.
İkinci anlama göre yalnızlığı
değerlendirirsek; insan, sosyal çevresiyle ortak hissiyatlar kanalıyla iletişim
kurabilen bir varlıktır. Küçük yaşlarda ebeveynini model alan insan, en çok bu
yaşlarda ailesiyle ortak hissi mülahazalara girmektedir. Onlar gibi konuşmakta,
yürümekte, düşünmekte ve hissetmektedir. Bu sebepten de aileye olan bağlılığı
en çok bu yaşlarda belirginleşir. Fakat sonrasında çocuk, ailesine karşı bir
varlık mücadelesi için girecektir. Bunun kuralının böyle olması gerekir; aksi
takdirde çocuk, ailesinin gölgesi altında yetişmiş, varlık ortaya koyamamış
pasif bir birey haline gelecektir. İşte bu dönemde kendisini ailesine bağlayan
ortak hissiyatlardan kopuk hisseden çocuk, kendi başınalığı ve yalnızlığı ile
ailesinden bağımsız bir birey olduğunu kanıtlayabilecektir. Bu dönem
aşılmalıdır; şayet aşılmazsa, ailesine karşı özgür bir birey olduğunu
kanıtlayamayan insan, sair insan ve topluluklara karşı bunu hiçbir zaman
yapamayacaktır, ya da yapması güçleşecektir. Ailenin de bunu kabullenmesi,
çocuğun bu dönemi daha sağlıklı atlatmasına yardımcı olacaktır. Zira ailesi ile
olan bu bağımsızlık savaşı kısa dönemlidir; ama eğer bu kısa dönem aile
tarafından doğru tespit ve analiz edilemezse, kalıcı izler ve yaralar
bırakabilecek ve bu kısa dönemlik hastalığı kronikleştirebilecek bir vakıa
haline de getirebilecektir. Konumuza dönersek; ortak hissiyatların felce
uğradığı bu dönemler, yalnızlık duygusunun en çok tavan yaptığı dönemlerdir. Bu
dönemlerde kendimiz bunun böyle olmasını istemesek de, adeta bu duygunun içine
cebri bir el tarafından itiliriz. Çevremizdeki insanların bizi anlamadığını
düşünür dururuz. Kendimizi –tabiri caizse- bir ucube olarak değerlendirir ve
her durum ve koşulda kendimizi ötekileştiririz. Aslında bu dönem, insanın
kendine bile yabancı kalabildiği bir dönemdir ve aslında bu yüzden tehlike arz
eder. Bu, bilinçli ve kendini bilen bir yalnızlık değildir. Sanki kimliğini ve
özünü kaybetmiş gibidir. İşte bu denli kimlik bunalımından esaslı bir kimlik de
doğabilir; aksine şirazeyi tamamen de kaybedebilir. Adeta kıldan ince, kılıçtan
keskin bir arayıştır bu. Bu nedenle de “kaybetmek” bulmanın anahtarı da
olabilir; anaforda boğulmanın nedeni de…
Meseleyi bağladığımız ortak duygu ve düşünce ise,
aile, akraba, arkadaşlık, komşuluk.. vs. pek çok ilişkinin beslendiği
kaynaktır. Bazen aynı kanı ve genleri paylaştığımız insanlarla bir yabancı
mesabesinde olabilirken, bazen de aksine hiçbir kan ve gen veya mekân ve zaman
bağı içinde bulunmadığımız insanlara karşı da bir o kadar yakınlık
hissedebiliriz. Farklı zaman veya mekân bile ortak hissiyatlar etrafında
önemsiz kalır. Çünkü insan bedensel bir varlık olmadan ziyade ruhi bir
varlıktır. Ruhi temayülü ne yönde ise, o yöne doğru bir akış içindedir.
-fiziksel olarak orada olamasa bile- Bariz bir örnek olarak, ensar-muhacir
ilişkisini ele alalım. Mekke’den, ailesinden, sevdiklerinden İslamiyet’in izzet
ve selameti adına fedakârlık gösteren muhacir; Medine’de onlara her türlü
imkânı sağlayan, ekmeğinin yarısını kendisiyle bölüşen, müşterek bir gaye ve
mefkûreye meftun olan ensarı kendisine aile, akraba, dost ve en önemlisi de
kardeş ittihaz etmişti. Bu ne güzel bir kardeşlik örneği idi! Evini ve yuvasını
paylaşmaya kadar varan destansı bir kardeşlikti bu. İslamiyet’in izzet ve
selameti düşüncesi, soy-sop, ırk, renk ne olursa olsun, bu yüce kametleri bir
araya getirmiş idi. Muhacir; küfür batağından çıkaramadığı ailesini ise en
büyük yabancı olarak görmüş, hatta karşı cephede onlarla savaşmıştır bile. Zira
Allah’a isyanda anne ve babaya bile itaat yoktur; çünkü Allah’ın hakkı bütün
haklardan âlidir. Böyle olunca da, küfür ve inançsızlık kan bağına ve biyolojik
bağa baskın gelmiş ve onun hükmünü iskat etmiştir. Ensar-muhacir kardeşliği de
bir ideal olarak tarihte yerini almıştır; zira bu denli hiçbir dönemde iki
toplumun kaynaştığı görülememiştir. Bu anlamda da muhacir, gurbette dahi de
olsa, gurbeti manen yaşamamıştır. Yani yalnızlık duygusunu hissetmemiştir.
Çünkü İslamiyet’in izzet ve selameti gayesine bağlı olarak; bu mefkûrenin
potasında varlıklarını eritmiş ve kardeşlerinin taptaze ve dipdiri ruh ve
dimağlarında can bulmuşlardır. Birey olma şuuru kendini tamamen kolektif şuura
bırakmıştır. Kolektif şuur ise, benlik adına ufacık bir boşluğu dahi affetmeyen
bir bilinç halidir. Benliğe ait her türlü hissiyat ve düşünce onun yörüngesine
girildiği anda merkez kaç kuvveti ile savrulur. İşte bu varlık artık kendini
yalnız değil, aksine daha güçlü ve konsantre bir varlık olarak hissedecektir.
Bu da aslında tasavvuf düşüncesinin mayasıdır. Kendini yüce olanda eritmek..
Ashab bunu sadece Allah-u Teâlâ’ya karşı değil, kendi aralarında da
gerçekleştirmiştir. Onlar, Descartes’ın “düşünüyorum, öyleyse varım” kuramından,
ya da Camus’nun “İsyan ediyorum, öyleyse varım.” Kuramından, ya da
“hissediyorum, öyleyse varım” kuramlarından ziyade “iman ediyorum, öyleyse
varım” kuramını hayatlarına temerküz etmiş ve hissiyat ve düşüncelerine
serlevha yapmışlardır. Bu bizim bildiğimiz anlamda bir existansiyalizm olmasa
da, var olma ile ilişkilendirebileceğimiz bir vakıadır. Hem de “hiçlik”ten
doğan “var”lık bize bir mucize heyecanı yaşatmaktadır.
İşte yukarıdaki satırlarda mezkûr olan bu ortak
hissiyat ve düşünceden yoksunluk, kişiyi gayri iradi bir yalnızlık haletine
sokar. Bu atmosfere giren insan da, iradi olarak kendini başkalarından
soyutlamaya, mücerret ve müstakil bir varlık olarak bireyselleşmeye
başlamaktadır. Bireyselleşme de bir nevi ötekileşmedir. Kendi menfaat ve çıkarlarını
diğerlerininkinden üstün tutmaktır, bu da bir ölçüde pragmatizmi doğurur kİ;
aslında çağımızın en büyük ruhi hastalığı da budur. İnsanın öncelik
paradigmalarındaki bu radikal değişiklik, kullanılan zamirlerin kemmiyetin de
bile kendini gösterebilmektedir. Öncesinde anne-baba, abi-kardeş, karı-koca vb.
ikili ilişkilerde kendini gösteren “biz” zamiri, bireysel menfaat ve çıkarların
ön plana çıkmasına müteakip; artık “ben” zamirine mağlup olabilmektedir. Zaten
bugünün toplumu da böyle değil midir: bir sürü “ben” içerinde “biz” olamayan,
“ben”leri tutkallayan ortak değer ve şuuru kaybetmiş, kendi benliği içinde
hapsolmuş, yalnızlığı içinde sürüklenmiş bir zavallı…
YALNIZLIK
Yalnızlık uzaklardan esen bir rüzgar
Tatlı bir meltemdir yalnızlık.
Gecenin karanlığında ağlayan bir insan
Bir aşıktır.
Öyle bir duygudur ki;
Kiminin dostu, kiminin sırdaşıdır.
Kimi insanın küstüğü
kaderidir belki de
Yalnızlık kimine göre ihtiyaç, derdine devadır.
Kiminin olamadığı ilaç, kiminin bir parça ekmeğidir.
Beliki de kazanmaya çalıştığı ekmek parası,
Hasta bir çocuğun annesine almak istediği
Bir demet çiçektir ‘’ yalnızlık ‘’
Karşılıksız bir duygu olsa da
Kimi insan parayla, şöhretle mutlu olur,
Kimi insan ise yalnızlıkla.
Yalnızların dostu Rabbidir bilirse eğer…
17 Eylül 2012 Pazartesi
TAZARRU ve NİYAZ....
Rabbim ,,negüzel bir düzen yaratmış...Ateşten şeytan topraktan Adem yaratmış.,,,İyinin yanına kötüyü katmış...Cennetin kıymetini bilelim diye yanında birde cehennem yaratmış....Zıtlıklar üzere yaratmış dünyayı,ALLAH Bir yanda siyah bir yanda beyaz,.Eğer karanlığı yaratmasaydı nasıl bilinirdi sabah...Kötü olmasaydı kim bilirdi iyinin kıymetini...Dikeni yaratmasaydı ALLAH'ı ,bilirmiydik. GÜLÜN DEĞERİNİ.Hüzün var çile dert üzüntü,keder zahmet ,olmasaydı bunlar,,,düşün,,,,nasıl bilinirdi iRAHMET...Sıcaktan kuruyup çatlayacak toprak,..RAHMET ..insin gökten sağnak ,sağnak.İNSAN BÖYLE öğrenecek acizliğini el açacak RABBİNE AĞLAYARAK.Neden hem yaşam hem ölüm var.Ruha bedenmi kefenmi dar.EYY YOLCU İYİ DÜŞÜN,,,HAKEDENE CENNET, HAKEDENE'de.cehennem var.Yol iki tanedir.Biri HAK'ka götür.Diğeri Batıla ve Şeytana tercih nefislerimizde....
Rabbim kendi RIZA'sına mazhar olanlardan eylesin.
Rabbim kendi RIZA'sına mazhar olanlardan eylesin.
DİLİMİ LAL EYLEDİM.
Bir garip his yüreğimde, korkudan mı çaresizlikten mi, acıdan mı bilmem, kanıyorum..Bugün kimsem yok derdimi söylemeye, gözyaşımı silmeye, ellerini arıyorum..Her yerde o, her adımda onun ismi, ben nasıl unutayım ey unutmayı yaratan...Ve yarın olacak gün doğunca, ben dünlerden kurtulamadım ki ey Rahman..Ne diyeyim bana sorulanlara, nasıl diyeyim derdimi, ne diyeyim..Ah dilim olsan da konuşsan, anlatsan içimin içini, beni yiyip bitirenleri...Ah.. Ah..Anlatsan yaralarımı, anlatsan çaresizliğimi, anlatsan dile asla dökemeyeceklerimi, yüzümü kızartan, içimi sızlatan hislerimi..
Ey beni benden iyi bilen, zaman zaman ağlatan, zaman zaman sevindiren yardımcım, bugün dilimdeki düğümü çöz, çöz de derdimi sunayım dergahında, yaralarıma ilaç isteyeyim edeple, Senden Seni isteyeyim..Karardı çehrem, bozuldu lehçem, kalbim kırıldı, boynum büküldü,Senin rızanı isteyemedim, dünyevi engellere takıldım, ağladım, yandım...Bugün elimden bir şey gelmiyor, bir kuru duadan gayrı, kime ne pişmanlıklarımdan, mutsuzluğumdan, kim anlar..Kim dinler bu kırık dökük ifadeleri Senden başka..Sabur Sensin Ya Rabbi, bana bile katlanan Sensin..Duaya benzemeyen yakarışlarıma anlam veren, gözyaşlarımı avuçlayan, rahmetine katan, kalbimi ısıtan, yaralarımın tabibi Sensin..
Yolundan gidenleri sevmem Sana gelmeme vesile olur mu bilemiyorum; ama Senin için Sana gelenleri çok seviyorum, belki bu hissiyatla nefsimin oyuncağı oldum, utanç duyacağım ameller işledim, ama biliyorsun ki bu günahımdan koktuğumdan çok rahmetinin beni de saracağından ümidim var, çok kuru bir ümit bu biliyorum; ama bir gün diyorum belki her şey değişir, ben de O'nun için yaşayanlardan olurum, O'nun yolunda her şeyimi feda ederim..
Ah Rabbim ah...Şikayet edeceğim kimse yok Sana, kimse incitmedi beni, kırmadı kanadımı, herkese hakkım helaldir de şu nefsime dinletemedim bir Sözünü, hatrından çıkaramadı, unutamadı bir türlü o Senin sevdiğini..Ah Rabbim onu ıslah et, beni göz açıp kapayıncaya kadar bile nefsimle baş başa bırakma..Kendi elimle kendimi yakmama izin verme, yakacaksan Sen yak aşkının ateşinde, kor et yüreğimi Senin için yansın, kül olsun, ama ne olur boş sevdalarla tüketme Adınla huzur bulan yüreğimi, Sana çarptı mı hayat bulan kalbimi, son durağa kadar Seni söyleyip Sana atacak kalbimi..
Doğru bugün derdimi diyecek bir tek kul yoktur; fakat Senin her şeye gücün yeter, beni Senden başkasına muhtaç etme, kalbimi dininde sabitle, onun başkasına yanmasına, yolundan ayrılmasına, yanılmasına müsaade etme..Senden başka ilah yoktur, Sen merhametlilerin en merhametlisisin..Selat ve selam Kainatın Efendisi Hz. Muhammed Sallallahu aleyhi veselleme, Hamd Sanadır ey Alemlerin Rabbi, ey her şeye nigehban, ey Rahman, ey Rahim, ey benim de Rabbim.. Amin..
Bak..Bil ki domuzların Önüne inciler serilmezMücevherden sarraflar anlar ancak,başkası bilmezNe fark eder ki kör insan için elmas da bir camdaSana bakan bir kör ise, sakın kendini camdan sanma.................................................................... MEVLANA
EZELDEN EBEDE GİDEN YOLDA ABİD OLABİLMEK İNŞAALLAH...
İnsan, ruh ve bedenden yaratılmıştır. Ruh, insanın mana, beden ise madde boyutunu teşkil eder. İnsan, önce ruh olarak yaratıldı. Ruhların ise kâinatla birlikte yaratılmış olduğu düşünül-mektedir. Asıl doğrusunu Allah (cc) bilir. Zira İsrâ Sûresi seksen beşinci ayette Rabbimiz, Pey-gamber efendimize “Sana ruh hakkında soru soruyorlar. De ki: Ruh, Rabbimin bileceği bir şey-dir. Size pek az ilim verilmiştir.” diye buyurmaktadır.
Ancak Rabbimizin ruhların hepsinden hep birlikte kendisine kulluk edecekleri yönünde söz aldığını biliyoruz. Bir vakit onlara: "Elest-ü bi-Rabbikum/Ben Rabbiniz değil miyim? (Araf/172)” diye sormuştu. Onlar da istisnasız: "Gâlu bela şahidna/Evet Rabbimizsin, şahidiz (Araf/172)” diyerek söz vermişlerdi. İstisnasız bütün ruhlar Allah (cc)’ın Rab’liğini kabul eder-ken, birbirlerinin kabullerine de şahit oluyorlardı. Sonradan hiç kimse ben kabul etmedim diye-meyecekti, zira diğer ruhlar kendisinin söz verişine şahit olmuşlardı.
Öyleyse şöyle düşünelim! Dünyaya gelmiş ve gelecek bütün insanların ruhları, Kâinat’la birlikte yaratıldı. O halde bütün ruhlar yaşıt. Bu durumda kulluk yürüyüşümüzün birinci etabına hep birlikte ve hepimiz aynı noktadan başladık. Amacımız, kulluğumuzu layıkıyla eda edip kur-tuluş noktasına ulaşmak. Başlama işaretimiz “Elest-ü bi-Rabbikum”. Sırat-i müstakimden hiç ayrılmadan dünya hayatının başlangıcına kadar “Gâlu bela” çizgisinden sapmadan, yorulmadan engelsiz bir yürüyüş…
Nereye Kadar? Yaratıcımızın dilediği bir zamanda ruhla bedenimizin buluşma noktasına kadar. Böylelikle ikinci etap yürüyüş, ruhun anne karnında ve yüz yirminci günde bedenle bu-luşmasıyla başlamış oluyor. Bir hazırlık süreci vardır. Yaklaşık yüz altmış gün bedenin kulluk için hazır hale gelme süresi …derken dünya hayatı.
Dünya hayatının getireceği meşakkatli yürüyüşün farkındaymış gibi hüzünlü bir doğuş. Bekli de Rabbine en mükemmel kulluk yapıyorken bir anda şeytan ve nefsin vesvese vereceği bir âleme gelmenin sendelemesidir, doğarken insanın ağlaması. Buna rağmen buluğ döneminde Rabbimizin şefkat ve merhamet nimetleriyle beslenerek yeni bir yürüyüşe hazırlanış… Ergenlik çağı derken, yeni yürüyüş yolunun hemen başlangıcı. Ama o da nesi, birbirine paralel iki ayrı yol. Her ikisinin de bitiş noktası aynı, ölüm!...
Bu yollardan biri ebedi saadete diğeri ebedi hüsrana götürüyor yolcusunu. Rabbimiz, saa-det yolunu emrediyor kullarına. Ama ayrımın hemen başlangıcında şeytan oturuyor. Kandırabil-diklerini hüsran yoluna sevk ederek; “Bu yol saadet yoludur.” diyor. Kandıramadıklarına ileride yeni tuzaklar hazırlamış, işlerini yardımcılarıyla yürütüyor. Yolun sonuna kadar da mücadelesine devam ediyor. En büyük tuzakları ise servet, şehvet ve şöhret. Yürüyüşün her noktasında â-demoğlunun buna kapılma riski var. Onun sürüklediği yol kaygan, her adımda haram, fuhuş ve hırs… Ancak Rabbimizin salih dediği kulları vakarından hiç taviz vermeden, şeytana aldanma-dan nur aydınlığıyla yoluna devam ediyor. Ayakları yere sağlam basıyor. Onun her adımında ise iman, salih amel ve cihad… var.
Bu noktada şeytan hakkında biraz bilgi vermemiz gerekiyor. Dini terimler sözlüğünde Şeytan ve İblis kelimeleri şu şekilde karşılık buluyor.
Şeytan: Kovulmuş, uzaklaştırılmış
İblis: Allah (cc)’ın rahmetinden ümidini kesen, Şeytan’ın diğer ismi, şeytanların reisi.
Yeryüzünde insanlardan önce cinler yaratılmıştı. Cinler mana âleminin yaratılmışlarıdır. İnsan gibi onlarda kıyamete kadar dünyada hayatiyetlerini sürdüreceklerdir. Evet, nasıl ki insan-ların en mükemmeli Peygamber efendimizse, cinlerin de Allah’a kullukta en üstün olanı vardı. Tarihçiler, adının Azazil b. Haris olduğunu söylüyorlar. O, yaratanına öylesine teslim olmuştu ki mana âleminin bir başka varlıkları olan melekler, ona adeta gıpta ediyorlardı. Bunun için Rable-
rinden onu kendi katlarına almasını dilediler. Zira onlar da onun gibi kulluk yapmak istiyorlardı. Allah (cc)’da onların duasını kabul etti. Bu durum, Âdem (as)’ın topraktan yaratılmasına kadar devam etti. Bundan sonrasına Hicr Suresi’nin ilgili bölümünü okuyarak devam edelim.
Allah’u Teâlâ Peygamber efendimize şöyle buyuruyor:
“Ey Peygamber! Rabbinin meleklere şöyle dediğini hatırla: "Ben, kuru balçıktan, şekil verilmiş çamurdan bir insan yaratacağım. Onun yaratılışını tamamladığım ve ona ruhumdan üf-lediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın." (…) Bunun üzerine meleklerin hepsi top-tan secde ettiler. Yalnız İblis, hariç. O secde edenlerle beraber olmaktan çekinmişti.”
Allah buyurdu ki: “Ey İblis! Ne oluyor sana da, secde edenlerle beraber olmuyorsun?”
İblis: “Kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın bir insana secde edemez-dim.” dedi.
Allah: “Öyle ise oradan çık! Sen, artık kovulmuş birisin. Kıyamet gününe kadar lanet se-nin üzerindedir.” diye buyurdu.
İblis: “Rabbim! Öyle ise insanların kabirlerinden kaldırılacakları güne (kıyamete) kadar bana mühlet ver." dedi.
Allah: “Sen mühlet verilenlerdensin. Allah katında bilinen vaktin gününe kadar...” bu-yurdu.
İblis: “Rabbim! Beni saptırdığın için, mutlaka ben de yeryüzünde onlara günahları süsle-yeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım! Ancak içlerinden ihlâslı kulların müstesnadır."
Allah: “İşte bana ulaşan dosdoğru yol budur. Sana uyan azgınlardan başka, kullarımın üzerinde hiçbir nüfuzun yoktur.
(Hicr/28-42)
Şeytan’ın itirazı, bilindiği şekliyle kendisinin ateşten insanın ise topraktan yaratıldığını ve kendince de ateşin topraktan üstün olduğu iddiasına dayanıyor. Öyle sanıyorum ki bu işin baha-nesi. Şeytan’ın insanı kabullenememesinin asıl sebebi ateşin üstünlüğü falan olmasa gerek. Ken-disine ‘güzel kulluğundan dolayı’ nurdan yaratılmış olan meleklerin dahi gıpta etmesi, onu kibire sürüklüyor. Oysaki insanı üstün kılan, topraktan yaratılmış olmasından ziyade Rabbimizin biza-tihi kendi ruhundan ona ruh üflemesi ve de kendisine halife seçmesinden kaynaklanıyor.
Buna mukabil bir kısım insan, böylesine güzel bir nimet lütfedilmişken kıymetini bilemi-yor ve lanetlenmiş Şeytan’ın aldatmalarına kanıyor. Ne yazık ki bir gün hoşlanmayacağı akıbetin geleceği yönündeki uyarıları da dikkate almıyor. Hicr Suresi’nin devam eden ayetlerinde Allah (cc), şeytana uyan ve uymayan kullarının akıbetlerinin ne olacağını şöyle bildiriyor.
Şeytan’a uyanlar için: “Şüphesiz cehennem, onların hepsinin buluşacağı yerdir. Onun ye-di kapısı vardır ve her kapıya onlardan bir grup ayrılmıştır. (Hicr/43,44)”
Uymayanlar için de: “Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, cennetler içinde ve pınarlar başındadır. Onlara, ‘Girin oraya esenlikle, güven içinde.’ denilir. Biz, onların kalplerin-deki kini söküp attık. Artık onlar sedirler üzerinde, kardeşler olarak karşılıklı otururlar. Onlara orada hiçbir yorgunluk dokunmaz, onlar oradan çıkarılacak da değillerdir. Ey Muhammed! Kul-larıma, benim elbette çok bağışlayıcı, çok merhametli olduğumu, azabımın da elem dolu olduğu-nu haber ver. (Hicr/45-50)” buyurmaktadır.
Evet, dünya hayatı bir tarla misalidir. İnsana sunulan amel alternatifleri ise tohum misali. Çok miktardaki bu tohumların kimisi verimlidir, kimisi zehirli. Yaratıcımız, insana bir de akıl sermayesi vermiş ve onu verimli nimetlere harcamayı emretmiştir. Yine de tercihi paşa keyfine bırakmıştır insanın. Kimi verimli tohumlardan eker ömür tarlasına, kimi zehirli. Herkes amel defterine biriktirir hâsılatını. Son hasat günü ölüm günüdür. Kabre konulunca, dünya tarlasına ne ektiği sorulur hemen oracıkta. Münker-Nekir sual eder, söyle der: “Kimin kulusun, kimin de ümmeti; kitabın nedir, dinin ne?” Kimi diller bülbül gibi şakır, verir her bir suale cevabı. Dolanır kimi diller de eyvah der… bir fırsat daha ister. Altın gibi bereketlidir kimi hâsılatlar, elmas gibi
parlar nurlandırır kabrini sahibinin. Fatihaları, Yasinleri, hatimleri gelir de gelir arkasından… Zehirlidir, neresinden tutsan elinde kalır kimi de hâsılatlar. Boğazına dizilir sahibinin, basar çığ-lığı ama duyanı yoktur. Bir Fatiha bile ulaşmaz ki nefes yolları açılsın. Bir pişmanlık kaplar ki “ben bir taş olayım, hiç olmazsa toprak.” der. Ama nafile, dönüş yok artık. Vel hasıl Münker-Nekir sualleri tamamlar. Mü’minlerin kabri nurdan pencerelerle aydınlanır. Kâfirler için emredi-lir toprağa ki sıkın, sıkın bu isyankârların geçsin kemikleri birbirine.
Tâki İsrafil üflesin Sûr’a bir defa… sonra bir daha. Evet, Dünyadaki yürüyüş de artık son bulmuştur. Herkes sınavı tamamlamış, vermiştir kâğıdını Rabbine. Şimdi ise kurulmuştur, Meh-kemeyi Kübra. İlahi kompütür bir bir okuyor amel defterlerini, lime lime tarıyor, olmasın her-hangi bir haksızlık kimseye, olmaz da. O gün boynuzludan boynuzsuzun hakkı alınır da verilir sahibine. O gün evlat davacı olur babasından, anneler evladından. O gün can havlindedir kul, vermez zerre kadar sevabını candan yakın cananına. O gün zerre miktarı sevaba mükâfatı kat be kat verilir. Zerre kadar günah da unutulmaz, teraziye konulur. O gün sıfır çekenler olacak, hatta eksi puan alanlar. Kiminin puanı tamdır, firesi yok…
Artık yerleştirmeler yapılacaktır. Kimi bir dalış dalacak ki ateş deryasına, yandıkça ya-nacak. Hiç de hafifletilmeyecek azapları. O gün ki pişmanlığın tarifi imkânsızdır. Oradaki yiye-cekler zakkumdur, içecekler kaynar su ve irin.
Kimileri bir bahçelerden içeri girecek ki, aman Yarabbi bu nasıl bir güzellik? Tarifi mümkün olmayan bir duygu. O gün iri gözlü huriler karşılamıştır onları. Oradan bir daha çık-mazlar…
Evet, mâna âleminden geldik, maddeye büründük sonra bir başka âleme gidecek ve orada ebedi kalacağız. Ancak gideceğimiz yerin tercihi madde ve mânayı birlikte yaşadığımız bu fani âlemde yine kendimize bırakılmıştır. Yaşadığımız dünyada mâna ve maddeyi birlikte seyrede-mezsek, birlikte özümseyemezsek ve ona göre gereklerini yerine getirmezsek, ebedi âlemde kar-şılaşacağımız ne yazık ki azap dolu bir hayat yani Cehennem olacaktır. Ya da tersinden ele alır-sak, madde ve mânayı birlikte anlayıp, özümseyip ve ona göre gereklerini yerine getirirsek ebedi saadet içerisinde yani Cennet’te yaşayacağız demektir.
Elest’ten-ebede bir yolculuk yapıyoruz. Madde âleminin hayatımıza girdiyi zaman dilimi, kat edeceğimiz mesafe içerisinde bir göz açıp-kapama mesabesindedir. Yani ruhumuz diyelim ki birkaç milyon yıldan beri devam ede gelmekte; ortalama bir yetmiş yıl da dünyada bedenimizle birlikte varlığını sürdürmekte ve sonrasında da ebedi hayat yolculuğuna devam edecektir. Tabii anne karnındaki süreçle kabir hayatı ve berzah âlemini de aşamalar olarak kaydedebiliriz. Burada bizi asıl ilgilendiren ruhun bedenle birlikte geçirdiği dünya hayatıdır. Yani şu ortalama yetmiş yıl. Zira burada bir imtihana tabii tutuluyoruz. Öyleyse bu mesafeyi Rabbimizin razı olacağı bir hayat tarzı seçerek geçirmemiz gerekmez mi? Yoksa bu sonu gelmeyecek olan yolun azaplı ol-ması kaçınılmazdır.
Rabbimiz; biliyoruz kalplerimiz senin elinde dilediğin gibi evirir-çevirirsin. Onu bize bı-rakırsan sadece hüsrana götürürüz. Ama senin merhamet deryan vardır. Kalbimiz ise bir damla-cıktır. Onu da bu deryanın içine bırakıver. Yoksa nice olur halimiz? Yoksa nice olur halimiz? Ey Rabbimiz!
Atilla Mehdigil / 11.09.2011
BİLİNMEZ OLDU!
İnsanlık bir boşluğa sürükleniyor.
Suların kaynağı bilinmez oldu.
Şaşkınlık almışta başını gidiyor,
Ve yolların sonu sorulmaz oldu.
Ne yapacaksan iste tez
elden
Bu günde gidiyor yarında elden
Alacağımız mal dört metre kefen
Takvimlerin sonu sorulmaz oldu.
Gel her dem
rüyamda gördüğüm güzel
Gel sevda bakışlım
nevbahar oldu.
Hicran ilacını vuslattan iste
Gönlümde ummanlar durulmaz oldu.
Gel gözlerinde
korku yüküyle
Veda gecesinin kasvet vaktinde
Esrarlı sesine şefkati yükle
Ecelin hasreti çekilmez oldu.
Nedir ansızın kalplere giren?
Mecnunu maşuka mübtela eden
Aşkı soranlara cevap vermesen
Sevdanın gerçeği bilinmez oldu.
Öleceksin diyor gaibden bir ses!
Sezdiğim korkular yazılmaz oldu
Kabirler niçin vermiyor bir ses?
Gittikleri yerler bilinmez oldu.
Ölüm boş odalardan gelen bir koku
Gönlümün gücünü aşan bir korku
Ne yapsam kaçışın gelmiyor sonu,
Hayat girdabında çıkılmaz oldu.
ÖZLEM.
Ölüm düğün dernek bize.Vuslat girdabından sevgiliye kavuşmadır.Ecelin hasreti çekilmez oldu.Ey sevgiliye götüren güzel elçi nerdesin?
____________________________________________________________________
____________________________________________________________________
Medine Müdâfii Fahreddin Paşa'nın ihtiyat mülâzımlarından İdris Sabîh Bey'in "Dünya ve Âhiret Efendimiz (sas)" yazdığı Şiiri
Bir ulü'l-emr idin emrine girdik;
Ezelden bîatlı Hakanımızsın.
Az idik, sâyende murada erdik,
Dünya ve âhiret Sultanımızsın.
Unuttuk İlhan'ı, Kara Oğuz'u;
İşledik seni gözbebeğimize,
Bağışla ey Şefi' kusurumuzu
Bin küsûr senelik emeğimize.
Suçumuz çoksa da sun'umuz yoktur.
Şımardık müjde-i sahabetinle.
Gönlümüz ganidir, gözümüz toktur,
Doyarız bir lokma şefaatinle.
Nedense kimseler dinlemez, eyvah!
O kadar saf olan dileğimizi
Bir ümmî isen de yâ Resûlallah,
Ancak Sen okursun yüreğimizi.
Suları tükendi gülâbdanların,
Dinmedi gözümüz yaşı, merhamet
Külleri soğudu buhurdanların
Aşkınla bağrını yakmada millet.
Gelmemiş Türkçe'de lebîd, Hassan'ın,
Yok bizde ne Bürde, ne Muallaka.
Yolunda baş veren Âl-i Osman'ın
Lâl ile yazdığı tarihten başka.
Ne kanlar akıttık hep Senin için
O ulu Kitab'ın hakkıçün aziz...
Gücümüz erişsin ve erişmesin,
Uğrunda her zaman döğüşeceğiz.
Yapamaz Ertuğrul evlâdı sensiz,
Can verir, cânânı vermez Türkler.
Ebedî hâdimü'l-Haremeyniniz,
Ölsek de Ravza'nı ruhumuz bekler.
Az idik, sâyende murada erdik,
Dünya ve âhiret Sultanımızsın.
Unuttuk İlhan'ı, Kara Oğuz'u;
İşledik seni gözbebeğimize,
Bağışla ey Şefi' kusurumuzu
Bin küsûr senelik emeğimize.
Suçumuz çoksa da sun'umuz yoktur.
Şımardık müjde-i sahabetinle.
Gönlümüz ganidir, gözümüz toktur,
Doyarız bir lokma şefaatinle.
Nedense kimseler dinlemez, eyvah!
O kadar saf olan dileğimizi
Bir ümmî isen de yâ Resûlallah,
Ancak Sen okursun yüreğimizi.
Suları tükendi gülâbdanların,
Dinmedi gözümüz yaşı, merhamet
Külleri soğudu buhurdanların
Aşkınla bağrını yakmada millet.
Gelmemiş Türkçe'de lebîd, Hassan'ın,
Yok bizde ne Bürde, ne Muallaka.
Yolunda baş veren Âl-i Osman'ın
Lâl ile yazdığı tarihten başka.
Ne kanlar akıttık hep Senin için
O ulu Kitab'ın hakkıçün aziz...
Gücümüz erişsin ve erişmesin,
Uğrunda her zaman döğüşeceğiz.
Yapamaz Ertuğrul evlâdı sensiz,
Can verir, cânânı vermez Türkler.
Ebedî hâdimü'l-Haremeyniniz,
Ölsek de Ravza'nı ruhumuz bekler.
SİTEM!
Yazarken karanlığın
ithamını,
Bir türlü güneşi
durduramadık.
Kuruyan, ürünsüz
çatlak toprağa,
Bir türlü yağmuru
yağdıramadık.
Fırtınada kalmış
beyaz gemiye,
Bir türlü yolunu
gösteremedik.
Yalnızlıktan titreyen
sevgisizlere,
Ne yazık sevmeyi
öğretemedik.
...................................................
10 Eylül 2012 Pazartesi
HAYATA DAİR...
Sözlerime Rahman ve Rahim olan ALLAH’ın adıyla başlarım.
HAYATA DAİR…
Sükut, devamlı sükut...
Tek noktaya dalmış içimin mahşer gürültüsünü dinliyorum...
Kapıları kırmak,camları zangırdatmak,toplantıları
dağıtmak,uykudakileri uyandrmak,hastaları doğrultmak,işçileri durdurmak,rüzgarı
bekletmek,
dalgaları dondurmak,mezar taşlarını tırmalamak ve haykırmak
istiyorum.Avaz avaz haykırmak ve herkesin beni deli sanacağı en basit ve
Avaz avaz haykırmak ve herkesin beni deli sanacağı en basit ve en
yüce sözü söylemek istiyorum.
''Allah''var;daha ne istiyorsunuz?İşte size her an yeni,her derde
deva,her gayrete mesned, ebedi haber,''Allah'var fakat bizim O'ndan yalnız
her derde deva,her gayrete mesned, ebedi haber,''Allah' var fakat
bizim O'ndan yalnız sorulduğu zaman haberimiz var!...O da yok.
Ana,Vatan,Evlat,Dost,Kadın,Renk,Tabiat,Fikir,Ruh, kimi seversen
sev! Fakat söyle bunlar mı sevilmeye en fazla layık, yoksa bunları Yaradan
''Allah'mı?'' Onların Cenneti var mı? Aşk, ''Allah'ı'' bulmak
için... O'nu deli gibi sevmeye calışsana...
SEN'sin varlığım,SEN'sin yokluğum,SEN'den özge varlığıda yokluğuda
neyleym.SEN'de var olayım.Ey varlığın sahibi SEN'de yokolayım.
Ben Sensizliğe değil, seninle olan günlerime hayal kurdum, Seni
hayal ettim umutlarıma hep seni yazdım, benim için SEN olacaksın.
SENDEN okumayan bülbül olsa dinlemem Özlemim SEN olacaksan yansın
yüreğim Sılası SEN olmayan gurbeti istemem vatanı istemem.
SENDEN gayrı bir aşkla kül olursa kalbim Bu kalbi istemem Sonu SEN
çıkmayan yönü istemem yolu istemem Kalbini fethedecekse geçerim bin.
Yoksa neyime bu fethi istemem Mısır'ı istemem Cihan'ı istemem Ben
Sultan Fatihim önündeyim İstanbul'un.
Yakarım bu şehri yüzünde bir tebessüm için Ben SENİN ümmetinim
SENSİN benim EFENDİM SENDEN gayrı SENDEN başka EFENDİ istemem SEVGİLİ istemem.
Ey Efendimiz (SAV) sana hava gibi , su gibi , ekmek gibi velhasılı
hayat gibi muhtacız. Gel ki; susuzlugumuz gitsin. Gel ki ; acımız dinsin. Gel
ki; feryadımız bitsin. Gel ki; öksüzlüğümüz bitsin. Gel ki; hasretimiz sona
ersin. Ey Sultanım.
sorun onların taşlaşmış ve inkarcı tutumları ebu cehilin nesli
olmalarından.Asımın Nesli de görevini yapmak zorundadır.
Gaye insanın kendisini kurtarması değil,kurtarılmayı bekleyenlerede
imdat-ı hal eylemektir.Ozaman İnanmanın haz ve lezzetini tadar.
Ey Rabbim...Yüzümü Sana çevirdim....Ellerimi Sana açtım....Duamı
kabul etmen...Ve beni dileklerime ulaştırman için yalvarıyorum.
.Leyla'ya kavuşma hayaliyle yanan Mecnun'a Mevlası yeter!...
.Hak'ka Arif olmak, kul'un değil Arif-i Billahın bir nimet-i
ihsanıdır.
.Düşünmek ve tefekkür eylemek bir ihsandır.
.Bildiğini değil,bilmediğini bilen Hoca'dır bence.Bilen
yanılır.Bilmediğini bilen bidiği ile amel eyler.
estağfirullah.Benlik insanı yakan bir ateştir.Herşeyini kül
eder.ALLAH muhafaza...
Ne güzel yalnızsın!Yalnızların dostuna dostsun.Ne güzel yalnızsın!
Yanlış yapıyoruz.İnsanlara değil de İnsanları var edene inansak ve
dayansak.İmtihan deriz geçeriz.Al benden de o kadar.
Sıkıntılı her anımızda.İlaç gibi bir DUA:Rabbim bizi bize bırakma.
Sevgililer Sevgilisinin Yol Arkadaşına söylediği DUA:Üzülme ALLAH
bizimle beraberdir. (Le Tahzen İnnallahe Meane).
Şiir; sevgi ve hayatın mihenk tasidir. Şiirsiz insan meyvesiz ağaç
gibidir. Şiir sevgini anahtarıdır.
deşarj olmak için hal-i tefekküre garkolmak gerekir. Sükut ruhun ve
bedenin yeniden hâlk olmasıdır.
doğru yanlışın hasmıdır. Hiç hasımla dost olunur mu? Hasımla dost
olan canevinden vurulur.
yanmadan aşk olmaz. Devrimizde aşkı kalıpsal olarak telaffuz
edenler aşkın aşkına ihanet etmektedirler.
Anadolumuz ana kucağı gibi şefkatlidir.Herkese sevgiyi ve yaşamayı
öğretir.Anadoludan tekrar kendimize geleceğiz inşallah.
şiir okumakta yazmakta yürek ve gönül
işidir. Şiir hayatı anlamaktır. Şiir sevmek ve sevilmektir.
şiir yaşamaktır,anlamaktır.Şiir aglamaktır.Şiir varedeni bilmektir.Şiir bilmediğini
bilmektir.Şiir Hây'dan Hû'ya gitmektir.
şiir olmasaydı hayat ve sevgi olmazdı.Kainat sevgi için
yaratıldı.Sevgililer sevgilisi Efendimiz SAV için yaratıldı alemler.
İnsanın büyüdükçe mi artıyor dertleri?Yoksa insan büyüdükce mi anlıyor
gerçekleri.? Yaşamak direnmektir.Sevmek güvenmektir.Şunu unutma,İnsan çoğu
zaman dünyanın hakimi,bazen de küçük bir kalbin esiridir.Giden dönmeyecekse;
kalanların değerini bileceksin. Ölenle ölünmüyorsa eğer; kalanlarla yaşamaya
devam edeceksin.Sevmek; güzel birinde aşkı aramak değil, bir başkasında kendini
bulmaktır..
Nefs Hımarı (Eşeği) Leyla gösterir.Aldanan Eşeğe Aşık olur.Aldanmayan
hal ehli ise;Nefse uymaz aldatıcı heva ve Aşk zannettiği şeyin peşinden
koşmaz.Dünyada Süslü Eşek gibidir.O'na yaklaşan tarumar olur.O'ndan Kaçan Asıl
AŞK'a Mazhar olur.Gerçek Aşk Sadece bir Sevgiliye Aşık olmak ve O'nda
kaybolmaktır.......
NAMAZ KILMAYAN VE KULLUK YAPMAYAN İNSAN MEYVESİZ AĞACA BENZER,SADECE
GÖLGESİNDE GÖLGELENİLEN AĞAÇ GİBİ GÖLGESİNDEN BAŞKA FAYDASI OLMAZ....İNSAN
NAMAZ MÜ'MİN İLE OLMAYANI BİRBİRİNDEN AYIRAN PERDEDİR.KİM NAMAZINI KILARSA
DİNİNİ YAPMIŞ OLUR,KİM Kİ NAMAZINI KILMAZSA DİNİNİ YIKMIŞ OLUR.NAMAZ KILMAYAN
İNSAN BİR BARDAK İÇİNDEKİ KÖKSÜZ ÇİÇEĞE BENZER....
"Vefa: artık maalesef sözlüklerde kalan yitirilmiş bir
hazinedir.O'nu kaybettikten sonra daha kaybedecegimiz hiç bir sey kalmamış
demektir. Vefa'sını yitirenden hiçbir sey beklenemez... "
Susmak; dili ile konuşanlara karşı verilen en büyük cevaptır.Asıl
konuşanlar susanlar ve susmaya susayanlardır...Konuşanlar ise (gereğinden fazla) hüsrandadır...
Konuşmak değer ise,Susmak ERDEMDİR.
Ahh ahh.gidişler sevgiliye olsa.yeterki gitmeler olsada sevda denizinden
sevgi vapuruyla sevda limanından sevgi ülkesine sevgiyle gidebilsek............
sevgiye hasret,sevgiye mübtela tüm
yüreklerle.sevgiyle,sevdayla,severek,sevgisizlere inat.sevda yüküyle.sevdaca,sevdalarca,sonsuzca
sevgiler,saygılar ve selamlar…..
''Arzulanan en güzel dilek... İMANLI yaşayıp, İMANLA ölmek...!''
Ahmed
Zahid ÇARDAK
11
Eylül 2012 Salı
3 Eylül 2012 Pazartesi
HÜZÜN ve HAZAN MEVSİMİ (EYLÜL)
Sözlerime Rahman ve Rahim olan ALLAH’ın adıyla başlarım.
HÜZÜN ve HAZAN
MEVSİMİ (EYLÜL)
Gizli kalmış herhangi bir şeyin kimliğini
ortaya çıkarabilmek için o varlığın geride bıraktığı izler gözününe alınır ve o
belirtilerle olumlu sonuçlara doğru gitmeye çalışırlar. Öyle olmasa bile en
azında ben bu kanıdayım.
Her varlık bir iz, bir gölge veya bir
belirti bırakmak durumundadır. Bunu hisler, duygular, düşünceler kısa deyimiyle manevi faaliyetler üzerinde ele
alacak olursak bir latifenin izdüşümünün belki gülmek, haz veren bir başarının
izdüşümünün ise sevinmek, coşmak hatta ve hatta sevinçten haykırmak olduğunu
görebiliriz. Bunun doğrultusunda hüznün gerçek acıların izdüşümü olduğunu
rahatlıkla söyleyebiliriz.
Hüzün demekle mutlak surette başını taşlara
vurmak, kendini yollara düşürmek, kendini paralamak diye birşeyler söylemek istemiyorum.Hüzünlü kişi başını pencereye koyup çevrenin mahzun
çizgilerini ağlamaklı gözle seyredebilir ya da üzüntüsünü dile getirmek için bir
şiir yazabilir.
Zıplaya oynaya efkar dağıtan, rakseden bir
cefakar görülmemiştir herhalde. O kişi mutlaka acılarını ifade eden bir
gösterge içinde olacaktır. Başından geçirdiği acı olay bir sinema şeridi gibi gözünün önünde
canlanırken, hüznün verdiği acı tat içerisinde kahroluyordur. O anda kişinin
hüzünlü anları yaşadığını gayet açık bir şekilde söyleyebiliriz.
Her ne şekilde olursa olsun hüzün:
nihayette acıların, elem ve cefaların
dışarıya aksettiği bir haleti ruhiyedir.
Sözlerimi Üstadlardan Nurullah Genç’in hüzünle ilgili dizeleriyle son
veriyorum.’’Ne yaparsam yapayım, sonunda içimle başbaşa kalıyorum ve bir derin
hüzün gelip kaplıyor içimi. benim yurdum içimde galiba.’’
Selam,saygı,sevgi
ve hüzünle kalın sağlıcakla…
Ahmed
Zahid ÇARDAK 03/09/2012 Pazartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


