YALNIZLIK
Bazen yalnızlık tam da ihtiyacımız olan halettir. Ne kalabalık, ne gürültü, ne heyecan, ne de diğer zarf-ı haller bizi o anda “yalnızlık” haleti kadar mutmain kılamaz. Dışarıda gördüğü ve gözlemlediği dünyadan kendi iç mecralarına sessizce geçiş, bazen insanın en ihtiyaç duyduğudur. O hep bir yerlerde gizlidir aslında. İnsanlarla muhit kalabalıklar içerisinde silikleşir sadece. Aynı şehrin ışıklarıyla perdelenmiş, ama varlığını her zaman duyumsadığımız parlak yıldızlar gibidir yalnızlık.. Ve aslında insanın en doğal halidir. Aynı yıldızlar gibi.. Sosyalleşme de aynı şehrin sahte ışıklarını anımsatır bize, göz boyar, afilidir; ama herkes ve her şey bir gün muhakkak tabiatına irca olunacaktır. İnsan da hayata yalnız gelmiştir; sonrasında içtimai çevresi ne kadar kalabalık olursa olsun, yine özü olan yalnızlığa geri dönecektir. Yaptıklarıyla baş başa kalacaktır. Peki, tabiatımızın bir parçası olan yalnızlık ne manaya gelmektedir? Fiziksel mi, yoksa psikolojik midir? Bizi bu duyguya iten amiller nelerdir?
Bazen yalnızlık tam da ihtiyacımız olan halettir. Ne kalabalık, ne gürültü, ne heyecan, ne de diğer zarf-ı haller bizi o anda “yalnızlık” haleti kadar mutmain kılamaz. Dışarıda gördüğü ve gözlemlediği dünyadan kendi iç mecralarına sessizce geçiş, bazen insanın en ihtiyaç duyduğudur. O hep bir yerlerde gizlidir aslında. İnsanlarla muhit kalabalıklar içerisinde silikleşir sadece. Aynı şehrin ışıklarıyla perdelenmiş, ama varlığını her zaman duyumsadığımız parlak yıldızlar gibidir yalnızlık.. Ve aslında insanın en doğal halidir. Aynı yıldızlar gibi.. Sosyalleşme de aynı şehrin sahte ışıklarını anımsatır bize, göz boyar, afilidir; ama herkes ve her şey bir gün muhakkak tabiatına irca olunacaktır. İnsan da hayata yalnız gelmiştir; sonrasında içtimai çevresi ne kadar kalabalık olursa olsun, yine özü olan yalnızlığa geri dönecektir. Yaptıklarıyla baş başa kalacaktır. Peki, tabiatımızın bir parçası olan yalnızlık ne manaya gelmektedir? Fiziksel mi, yoksa psikolojik midir? Bizi bu duyguya iten amiller nelerdir?
Yalnızlık; mutluluk, sevinç, üzüntü, korku,
heyecan gibi insani bir hissiyattır. Aslında, bütün duygular gibi mutlak bir
tanımı da yoktur; sadece tecrübeye dayalı bir hissiyattır. Herkesin yaşadığı
farklı tecrübeleri baz alırsak, ortak bir tanım söz konusu değildir. Göreceli
ve sübjektif tanımları söz konusudur. Kimine göre yalnızlık; fiziksel anlamda
etrafında kimsenin olmamasıdır. Kimine göre de -psikolojik bir yorumla- içtimai
çevresinin olmasına karşılık, bu çevrede kendini anlayabilecek kimsenin
olmamasıdır. Buna “mecazi” yalnızlık da diyebiliriz.
Birinci anlama göre yalnızlığı ele aldığımızda, çevresinden -öyle ya da böyle nedenlerden ötürü- kopuk yaşayan, değişik faktörler nedeniyle toplumdan aforoz edilmiş ya da toplumsal baskı ve yaptırımlara tahammülü olmayan insanların iradi olarak bu zümreye dâhil olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Bu yalnızlar zümresine dâhil olma nedenleri; yaşlılık, hastalık, uyumsuzluk vb. gibi nedenler de olabilir.
Birinci anlama göre yalnızlığı ele aldığımızda, çevresinden -öyle ya da böyle nedenlerden ötürü- kopuk yaşayan, değişik faktörler nedeniyle toplumdan aforoz edilmiş ya da toplumsal baskı ve yaptırımlara tahammülü olmayan insanların iradi olarak bu zümreye dâhil olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Bu yalnızlar zümresine dâhil olma nedenleri; yaşlılık, hastalık, uyumsuzluk vb. gibi nedenler de olabilir.
İkinci anlama göre yalnızlığı
değerlendirirsek; insan, sosyal çevresiyle ortak hissiyatlar kanalıyla iletişim
kurabilen bir varlıktır. Küçük yaşlarda ebeveynini model alan insan, en çok bu
yaşlarda ailesiyle ortak hissi mülahazalara girmektedir. Onlar gibi konuşmakta,
yürümekte, düşünmekte ve hissetmektedir. Bu sebepten de aileye olan bağlılığı
en çok bu yaşlarda belirginleşir. Fakat sonrasında çocuk, ailesine karşı bir
varlık mücadelesi için girecektir. Bunun kuralının böyle olması gerekir; aksi
takdirde çocuk, ailesinin gölgesi altında yetişmiş, varlık ortaya koyamamış
pasif bir birey haline gelecektir. İşte bu dönemde kendisini ailesine bağlayan
ortak hissiyatlardan kopuk hisseden çocuk, kendi başınalığı ve yalnızlığı ile
ailesinden bağımsız bir birey olduğunu kanıtlayabilecektir. Bu dönem
aşılmalıdır; şayet aşılmazsa, ailesine karşı özgür bir birey olduğunu
kanıtlayamayan insan, sair insan ve topluluklara karşı bunu hiçbir zaman
yapamayacaktır, ya da yapması güçleşecektir. Ailenin de bunu kabullenmesi,
çocuğun bu dönemi daha sağlıklı atlatmasına yardımcı olacaktır. Zira ailesi ile
olan bu bağımsızlık savaşı kısa dönemlidir; ama eğer bu kısa dönem aile
tarafından doğru tespit ve analiz edilemezse, kalıcı izler ve yaralar
bırakabilecek ve bu kısa dönemlik hastalığı kronikleştirebilecek bir vakıa
haline de getirebilecektir. Konumuza dönersek; ortak hissiyatların felce
uğradığı bu dönemler, yalnızlık duygusunun en çok tavan yaptığı dönemlerdir. Bu
dönemlerde kendimiz bunun böyle olmasını istemesek de, adeta bu duygunun içine
cebri bir el tarafından itiliriz. Çevremizdeki insanların bizi anlamadığını
düşünür dururuz. Kendimizi –tabiri caizse- bir ucube olarak değerlendirir ve
her durum ve koşulda kendimizi ötekileştiririz. Aslında bu dönem, insanın
kendine bile yabancı kalabildiği bir dönemdir ve aslında bu yüzden tehlike arz
eder. Bu, bilinçli ve kendini bilen bir yalnızlık değildir. Sanki kimliğini ve
özünü kaybetmiş gibidir. İşte bu denli kimlik bunalımından esaslı bir kimlik de
doğabilir; aksine şirazeyi tamamen de kaybedebilir. Adeta kıldan ince, kılıçtan
keskin bir arayıştır bu. Bu nedenle de “kaybetmek” bulmanın anahtarı da
olabilir; anaforda boğulmanın nedeni de…
Meseleyi bağladığımız ortak duygu ve düşünce ise,
aile, akraba, arkadaşlık, komşuluk.. vs. pek çok ilişkinin beslendiği
kaynaktır. Bazen aynı kanı ve genleri paylaştığımız insanlarla bir yabancı
mesabesinde olabilirken, bazen de aksine hiçbir kan ve gen veya mekân ve zaman
bağı içinde bulunmadığımız insanlara karşı da bir o kadar yakınlık
hissedebiliriz. Farklı zaman veya mekân bile ortak hissiyatlar etrafında
önemsiz kalır. Çünkü insan bedensel bir varlık olmadan ziyade ruhi bir
varlıktır. Ruhi temayülü ne yönde ise, o yöne doğru bir akış içindedir.
-fiziksel olarak orada olamasa bile- Bariz bir örnek olarak, ensar-muhacir
ilişkisini ele alalım. Mekke’den, ailesinden, sevdiklerinden İslamiyet’in izzet
ve selameti adına fedakârlık gösteren muhacir; Medine’de onlara her türlü
imkânı sağlayan, ekmeğinin yarısını kendisiyle bölüşen, müşterek bir gaye ve
mefkûreye meftun olan ensarı kendisine aile, akraba, dost ve en önemlisi de
kardeş ittihaz etmişti. Bu ne güzel bir kardeşlik örneği idi! Evini ve yuvasını
paylaşmaya kadar varan destansı bir kardeşlikti bu. İslamiyet’in izzet ve
selameti düşüncesi, soy-sop, ırk, renk ne olursa olsun, bu yüce kametleri bir
araya getirmiş idi. Muhacir; küfür batağından çıkaramadığı ailesini ise en
büyük yabancı olarak görmüş, hatta karşı cephede onlarla savaşmıştır bile. Zira
Allah’a isyanda anne ve babaya bile itaat yoktur; çünkü Allah’ın hakkı bütün
haklardan âlidir. Böyle olunca da, küfür ve inançsızlık kan bağına ve biyolojik
bağa baskın gelmiş ve onun hükmünü iskat etmiştir. Ensar-muhacir kardeşliği de
bir ideal olarak tarihte yerini almıştır; zira bu denli hiçbir dönemde iki
toplumun kaynaştığı görülememiştir. Bu anlamda da muhacir, gurbette dahi de
olsa, gurbeti manen yaşamamıştır. Yani yalnızlık duygusunu hissetmemiştir.
Çünkü İslamiyet’in izzet ve selameti gayesine bağlı olarak; bu mefkûrenin
potasında varlıklarını eritmiş ve kardeşlerinin taptaze ve dipdiri ruh ve
dimağlarında can bulmuşlardır. Birey olma şuuru kendini tamamen kolektif şuura
bırakmıştır. Kolektif şuur ise, benlik adına ufacık bir boşluğu dahi affetmeyen
bir bilinç halidir. Benliğe ait her türlü hissiyat ve düşünce onun yörüngesine
girildiği anda merkez kaç kuvveti ile savrulur. İşte bu varlık artık kendini
yalnız değil, aksine daha güçlü ve konsantre bir varlık olarak hissedecektir.
Bu da aslında tasavvuf düşüncesinin mayasıdır. Kendini yüce olanda eritmek..
Ashab bunu sadece Allah-u Teâlâ’ya karşı değil, kendi aralarında da
gerçekleştirmiştir. Onlar, Descartes’ın “düşünüyorum, öyleyse varım” kuramından,
ya da Camus’nun “İsyan ediyorum, öyleyse varım.” Kuramından, ya da
“hissediyorum, öyleyse varım” kuramlarından ziyade “iman ediyorum, öyleyse
varım” kuramını hayatlarına temerküz etmiş ve hissiyat ve düşüncelerine
serlevha yapmışlardır. Bu bizim bildiğimiz anlamda bir existansiyalizm olmasa
da, var olma ile ilişkilendirebileceğimiz bir vakıadır. Hem de “hiçlik”ten
doğan “var”lık bize bir mucize heyecanı yaşatmaktadır.
İşte yukarıdaki satırlarda mezkûr olan bu ortak
hissiyat ve düşünceden yoksunluk, kişiyi gayri iradi bir yalnızlık haletine
sokar. Bu atmosfere giren insan da, iradi olarak kendini başkalarından
soyutlamaya, mücerret ve müstakil bir varlık olarak bireyselleşmeye
başlamaktadır. Bireyselleşme de bir nevi ötekileşmedir. Kendi menfaat ve çıkarlarını
diğerlerininkinden üstün tutmaktır, bu da bir ölçüde pragmatizmi doğurur kİ;
aslında çağımızın en büyük ruhi hastalığı da budur. İnsanın öncelik
paradigmalarındaki bu radikal değişiklik, kullanılan zamirlerin kemmiyetin de
bile kendini gösterebilmektedir. Öncesinde anne-baba, abi-kardeş, karı-koca vb.
ikili ilişkilerde kendini gösteren “biz” zamiri, bireysel menfaat ve çıkarların
ön plana çıkmasına müteakip; artık “ben” zamirine mağlup olabilmektedir. Zaten
bugünün toplumu da böyle değil midir: bir sürü “ben” içerinde “biz” olamayan,
“ben”leri tutkallayan ortak değer ve şuuru kaybetmiş, kendi benliği içinde
hapsolmuş, yalnızlığı içinde sürüklenmiş bir zavallı…
Alıntıdır.Kalemine yüreğine sağlık...
YanıtlaSil