30 Aralık 2012 Pazar

Düşünce Üzerine


DÜŞÜNCE ÜZERİNE

24 Aralık 2012, 13:16
DÜŞÜNCE ÜZERİNE
Ahmet Zahid Çardak
 Düşünceleri yakalamak zordur; bazen aynen bir yaz akşamı vızır vızır kafanızın etrafında dönen, ama bir türlü yakalamaya muvafık olamadığınız sivri sineklere benzer düşünceler.. Onlar gibi pervasız, tutması neredeyse imkânsız ve olabildiğine sinir bozucudurlar. Tam yakalayacakken, anında mekân değiştirir ve sizi yanıltırlar. Bu hızlı değişimi anlamakta güçlük çekersiniz. Bu nedenle de tutarlılığı sağlayamazsınız bir türlü. Herkese, her zamana, her mekâna ve her koşula göre düşünceler farklılaşır. Böyle olunca da bu çok yönlü izafet içinde boğulur kalırsınız. Aslında hiç ehemmiyeti yok gibi görür ve düşünürsünüz, boşuna kafa patlatmaya ne hacet der silersiniz bir bir tezlerinizi, öyleyse sil baştan der başlarsınız yeni ve farklı bir konuya bir kere daha.. Bu ila nihaye devam eder, öyle ki bu titizlik ve vesvese insanı pes ettirir düşünmekten, yazmaktan ve okumaktan. Bu, bir düşünce vesvesesidir adeta.
 Tutunacak bir dayanak olmadan tutmak zordur düşünceleri ve en önemlisi de bu düşüncelerin cazibesine kapılarak boğulma tehlikesi altında olan kendini.. Bir istinat noktası olmalı kişinin, öyle ki ayakları bunlara prangalarla bağlı olmalı ki; uçup gitmesin düşünceleri, benliği ve kimliği. Aslında, rasyonel olmaktan daha ziyade sezgisel, mistik, vicdani ve hissi olmalı. Akla dayanak yine akıl olamaz, olmamalı. Bu düşüncelerin masdarı akıl ise, te’kid ya da tekzibine vicdan, kalp, hisler karar vermelidir. Düşüncelerdeki yamukluklar, bunlar tarafından düzeltilmeli, ya da üzeri çizilmeli. Bir apriori damgası taşımalı düşünceler, önceden zihne empoze edildiği hissini uyandırmalı! Zaten aksi türlü hiçbir meşru zemini olmayan, kalıcılık arz etmeyen tek gecelik ilişkiler gibi oluyor zihinlerde bıraktığı iz. Aynen bu ilişkilerde olduğu gibi, pişmanlık duygusu da uyandırabiliyor vakti boş düşüncelerle heba etme açısından. Her çiçekten bal alıyor nitelik ve sadelik peşinde olmadan. Biraz demokrasi, biraz liberalizm, biraz kapitalizm, tatlar biraz karışsa da azıcık da sosyalizm, bunun üzerine de anarşizm iyi gider ama aldıkça aklı büsbütün karışıyor; kalbi, vicdanı ve hissi mülahazaları.. Peki, bu iz bırakmayan izmler olmadan düşünce olmaz mı, titrek, hasta ruhlu ve bir sarsıntıda devrilen bu kalıplar olmadan ayakta duramaz mıyız biz? Bugün bir söz okudum duvarda, ilaç gibi geldi, Yunus Emre’den: “Ben, beni tutamasam da, sen beni tut ey Rabbim!” diyordu o yüce kamet. Bu çok değerli bir söz, cuk oldu düşüncelerime, çok yakıştı. Bazen böyle şık sözlere hayran kalıyorum; ruhumu, gönlümü ve gözümü okşuyor. Bunun üzerine de kelamların en güzeli ve belagatlisi gider doğrusu: “Onlar ki; Allah’ı unuttular, Allah da onlara kendilerini unutturdu.” Evet, her işlenen amelin kameti kıymeti ölçüsündedir mücazat ve mükâfatı. Sen Allah’ı unutursan, Allah da sana kendi benliğini, kimliğini, leh ve aleyhini, hayr ve şerri, doğru ve yanlışı tefrik etme, idrak etme ve muhakeme etme yeti ve melekelerini elinden alır ki; bunlar olmadan ne düşünce düşüncedir, ne amel ameldir, ne gaye gayedir ve ne de yaşamak yaşamaktır! Hiçbir şeyin tutarlı bir şekilde devamını getiremezsiniz, çünkü bu sizde bir hastalık durumu yaratır adeta. Bu bir düşünce hastalığıdır. Neye bağlandığını nihai anlamda algılayamayan insan, sonsuz bir düşünce ağının kıskacında bulur kendini; kaybolmuştur. Tutarlılık arz etmediğinden adımları, geldiği yola da geri dönemez; bu sebepten güneye gideyim derken kendini kuzeyde, kuzeye gideyim derken de güneyde bulabilir kendini. Hâlbuki yönünü büyük bir yapıya göre tayin etmeye çalışsa, durum çok daha kolaylaşabilecektir. Bir yapıya göre konumlansa insan, oraya göre yönünü tayin etmede zorlanmaz. Buna da nihai hedef denmektedir. Müslümanlar; duygu, düşünce ve ruh dünyalarını Kâbe’ye göre konuşlandırmışlardır. Buraya nazarla hedefleri olan rıza-yı Teâlâ’ya ulaşmayı gaye edinmişlerdir. Bu anlamda Kâbe’nin ve Kâbe’ye nazarla kıblenin varlığı çok manidardır. İnsanlar asıl varlık gayelerini unutmasınlar diye Cenab-ı Hak onu bir emare kılmıştır. Kendi benliklerini, kimliklerini, yaratılış maksatlarını, statü ve konumlarını bir an olsun unutmasınlar, nefis ve şeytanın etki alanına girmesinler diye, yüce bir gayeye matuf olarak, Kâbe’ye kendi evi olma şerefini ihsan etmiştir. Bu ağır misyonu elbette sadece Kâbe’ye yüklememiş Rab Teâlâ. Özellikle düşünce yönünü kelamına ve vahye muhatap Resulüne bırakmış, bunlar Asr-ı saadet ve sonraki nice saadet asırlarında düşünce mihrakları olmuştur her zaman.
 Evet, buraya kadar yazılanlarla şuan ki ahvalim arasından tam olarak 41 saat geçmiş; öyleyse yeni bir şeyler söylemek lazım olsa gerektir. Meseleyi yarım bırakmasam çok iyi olurdu, velakin benim de huyum bu işte; o anki hissiyat ve düşünceme bir saat sonrasında bile ulaşamıyorum. Vakitle beraber düşünceler de eriyip gidiyor elimden, siliniyor beynimden.. Değişim bu olsa gerek! “Bir nehirde iki kere yıkanılmaz.” Der Heraklitus. Ben de diyorum ki; zamana yenik düşmeden (düşünüp) düşünceyi yakalamak lazım, yenilerini katarak bu akışta ilerlemek lazım! Bu değişimin düşünsel anlamda müspet olan yönü.. Peki, sabiteler olmadan değişim her anlamda arzu edilen bir şey mi? Buna pek de olumlu bir cevap verilebileceğini düşünmüyorum. Zira değişim de, belli sabiteler üzerinden yapılır, düşünceler restore edilir. Değişmeden dönüşmek değil, dönüşmeden değişmek lazım! Bu kelimeler ve bu kelimelerin neticeleri arasında ciddi farklar mevcuttur. Değişmek, kişinin kendi olarak kalması yoluyla kendini yenilemesidir; fakat dönüşmek, kişinin kendisine yabancılaşması, başkalaşması ve asimile olmasıdır.
  Zaman hızla akıyor hiç şüphesiz. Hatta bazen o kadar hızlı akıyor ki, bu akışa direnmek ya da bu akışa yetişmek adeta imkânsız. Bir haftadır sürekli bunu düşünüyorum. Zamana kayıtsızlığımı.. Ne direnmeye mecalim, ne de hızına yetişmeye bir gayret ve meylim var. Varsın, o akmaya devam etsin. Zamanın akması bir yana, bu önü alınamayan kontrolsüz akışa yıllanmış kökleriyle başa çıkamayan nice çınar ağaçları biliyorum ben. “Sen de mi, bari sen yapma!” diyesim geliyor, küçücük ellerimle köklerinden yakalamaya çalışıyorum; ama bu gayretim ancak Hz. İbrahim’in devasa ateşine su yetiştirme gayretinde olan karınca mesabesinde olabiliyor. Kökleri çürümüş olan bir ağaç, çınar ağacı bile olsa devrilmeye mahkûmdur. Bunu bildiğim halde, bu çıldırtıcı akışa olan lakaytlığımı; gövdesine sırtımı yasladığım, gölgesinde ferahladığım bu devasa ağaçlara karşı ne yazık ki gösteremiyorum. Eski güzelliğini ve heybetini tahayyül ediyorum, kendi küçüklüğümü hatırlıyorum onlar karşısında. Ve hala da küçüğüm, haddimi bilirim ben. Ama korkum bin kat artıyor; onlar bu kadar heybetli ve şaşalı iken, suyun direncine mağlup oldular. Ben ise bir fidan bile değilim. Bu zayıf gövdem, bu cılız köklerimle ben; gırtlaktan kalbe inmeyen zikrimle mi, feraset garibesi fikrimle mi, basiretsiz kalbimle mi, helakime engel olamayacak ilmimle mi, yoksa kendine bile faydası olmayan amelimle mi mukavemet göstereceğim?! Evet, hiç şüphe yok, küçüğüm. Bu akışa olan kayıtsızlığımın bir sonu olacak elbet ve işte o zaman yüzleşeceğiz. Bununla yüzleşmeliyim, ama önce dal budak salmalıyım göğe, el vermeli cılız bedenime… Yoksa kara yutacak beni, kıracak azgın suyuyla belimi. Gökten, görünmez bir ip sarmalı gövdemi. Karaya bağlı en cesametli varlık bile mağluptur, arzın unsurları karşısında. Göğe bağlı ip kurtarır; ateş yakmaz olur İbrahimleri, su yutmaz olur Beni İsrailleri, toprak bağrına basar Osman ve Ali’leri. Gökten kuvvet almayan, güçlü görünse dahi zayıftır. Gökten destek alan da, zayıf bile görünse kavidir. Akıllara gelen, Bedir gazvesidir. Bu, Karanın göğe mağlup olması örneğidir.
 Gökte sonsuzluk vardır oysa.. Değişimin çok yavaş ve küçük adımlarla olması, bize namütenahiliği ve sonsuzluğu anımsatır. Yeryüzünün akıl almaz değişiminden bihaberdir sanki gök. Güneş hep sarıdır, gök hep mavidir, ay hep beyazdır, yıldızlar da hep parlak. Ama yere indiğimizde; sürekli etkilenen ve etkilenen bir değişim ve dönüşüm söz konusudur ki, baş döndürür. Düşünceler, fikirler, anılar, hayaller, kelimeler, cümleler, bakışlar, sözler, fiiller hep bir dakika öncesine aittir; bir dakika sonrasında ise silinir giderler. Zaman aşımına uğrarlar. Bir dakikalık zaman aşımı, bazen onlarca yıllık emeği götürebilir. Tahribat o denli hızlı olabilir. İblis yüz binlerce yıl Rabbine iman etti, lakin yanlış kurulan bir mantık sonucu belki birkaç saniyelik isyanıyla bütün statüsünü kaybetti Hakk karşısında. Bu mantık; kendisinin ateşten, Âdem’in de topraktan yaratıldığı, ateşin topraktan üstün olması gerekçesiyle secde etmesinin söz konusu olamayacağına dair kurulan kuru ve kof bir mantık idi. Bir anlık dönüşümün nelere mal olabileceği gerçekten düşündürücüdür. Şeytan şayet kendine Hakk’a ve O’nun isteklerine kendini konumlandırmış olsaydı, Âdem’e secde edecek ve Rabbine isyan eder olmayacaktı. Bu da onun için Hakk adına bir değişim olacaktı. Ama O, bunu tercih etmedi; o, kendi gurur ve kibrini merkeze alıp, Hakk’a ve O’nun isteklerine göre konumunu değiştirdi ki, bu bir dönüşüm ve sapmadır. Aslında Hakk hep aynı konumdadır; lakin biz hakka göre konumumuzu yaklaştırır veya saptırırız. Bu sebepten şeytan dönenlerden, dalalete sapanlardan ve sapkınlardan oldu.
Zaman… Öyle ki, ölçüsü yine niyetiyle insan… Hayır mı, şer mi? Zehir mi, deva mı? Böyle olmamızın bütün suçu zamanda ya! Peki, zaman acaba bizden memnun mu? Yoksa bir sermaye olarak verilen bu değerler üstü değeri gaflet, atalet ve garabetle zayi etmemizden şaki mi? Şakiye göre her nimet zehir olduğu gibi zaman nimeti de zehirdir. Said kimseye göre ise her nimet ve nikmet bir deva ve hayır olduğu gibi zaman da o kimseye bir devadır. Resul-ü Ekrem Aleyhisselatü vesselam Efendimizin şu hadisleri bu konuda çok manidar gözükmektedir: “Mü’minin çok acip (enteresan) bir hali vardır. Başına bir musibet geldiğinde o, sabreder; bu onun için hayır olur. Bir nimete serfiraz kılındığında ise şükreder, bu da onun için hayır olur.” Zaman da bu anlamda düşünülmeli, insanların temayül ve niyetleri birer kıstas olmalıdır. Yoksa kendi başına zamanın kimseyi hidayete eriştirdiği veya delalete sevk ettiği yoktur. İnsan kendi irade zafiyeti ile ancak zamanı ayartır ve onu kendi rengine bular. Oysa zamanın rengi şeffaftır, tabiatında bir renge haiz değildir. Ama insan kendi iç dünyasındaki renk cümbüşü ile adeta zamanın tabiatını değiştirir ve dönüştürür. Bu anlamda düşüncelerin de bir suçu yoktur aslında. Düşünceler de vahyi, İlhami ve Vehbi olan Hakk’a ait söz ve anlamların istikameti ya da delaletidir. Kişinin kendine ait olmasıyla övündüğü pek çok düşünce aslında Hakk’a ait sözlerin farklılaşmasından, ya da insanların kalplerine va’z ettiği ilhamların bir terkibinden neşet etmiştir. Akla ve mantığa ait ne varsa, sonu gelmeyen bir silsile ile kendi kendini iskat etmiştir. Ama kalbe ait, Hakk ve Hakikate, vicdana ait soluklar her daim kendini hissettirmiştir. Bu anlamda akıl ve mantık uçucu, kalp ve vicdan değişmeden ve dönüşmeden kalıcılık arz etmektedir. Mantık ve akıl çok yönlü olduğu nispette vicdan ve kalp tek yönlüdür. Adeta vicdan ve kalp bize tevhidi, akıl ve mantık ise kesreti anımsatır. Belki de vicdan ve kalbe ait pek çok şey, akıl ve mantık ile çeşitlilik kazanır. Hz. Ali’nin dediği gibi: “İlim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı.” Aynen öyle, kalp ve vicdana ait yön, tektir. Mantık ve akıl için de eğrisi ve doğrusu ile pek çok yön söz konusudur. Bir sebepler silsilesi ile deterministik bir sorgulamanın içinde boğulur adeta. İsrailoğulları misali kesilecek ineğin rengine, vasfına, cinsine varıncaya kadar sordukça sorgusunda boğulacak, mükellefiyeti artacak, neredeyse bu sorumlulukların ağırlığı altında ezilip kalacak. Hâlbuki sıradan bir inek kesselerdi, bu pekâlâ Hakk katında makbul olacaktı onlar için. Ama onlar cahillikleri nedeniyle sordukça mesuliyetlerini artırdılar, itaat ve teslimiyeti küçümsediler. Aynen bugünün insanında olduğu gibi.. Tevekkül ve teslimiyet; hırs, tamah ve isyanın kol gezdiği günümüzde sönük ve anlamından soyutlanmış iki yetim kavramdır; günümüz insanın üzerinde, söz, hissiyat ve fiiliyatında bir emanet gibi durmaktadır sanki. Hakim olan, görünmez eller tarafından dikte edilen ama bizim özgürlük (!) olarak addettiğimiz düşünce, hissiyat ve yaşayış modasına terstir çünkü.. Bu yüzden garabet gibi görünmektedir günümüz insanının üzerinde. Kavramlar da insanlar gibidir; belli zaman ve mekânlara aittir. Sonrasında ise gurbettedir; gariptir. Sanki tevekkül ve teslimiyet, 13. Asırda takılıp kalmış gibidir. 8-9 asır sonrasında ise; kendi asrından, manasından, gayesinden soyutlanmış bir gurbetçi gibidir.
 Düşünce, zaman ve zamana bağlı değişimlerin hepsi Hakk karşısında bir teslimiyet ve tevekkül içinde olmaz, hakikatin tevhidine sıkı sıkıya yapışmazsa; yönü ve çizgisi olmayan bir zaman ve mekansızlıkta kaybolur ve bu karmaşa içinde boğulur gider. Zaman ve mekan mefhumu olmadan, her yöne meyilli, sabiteleri olmadan, yapayalnız ve sorumsuz...
   Selam ve baki muhabbetle….

17 Aralık 2012 Pazartesi

YAŞAMIN GAYESİ


                YAŞAMANIN GAYESİ
Sözlerime Rahman ve Rahim olan ALLAH’ın adıyla başlarım.   
Bugün pek çok insan Matematiğin kanunlarını biliyor, güzel sanatlarda beceri gösterebiliyor, fakat  yaşama sanatı denilen  hayatı yöneten kanunlardan, inceliklerden ve ayrıntılardan habersizdirler.
    Mutluluğun , huzuru ve başarıyı her insan hep kendi dışında arıyor. Oysa aradığı şey kendisindedir. İnsan başkalarının mutluluğundan pay çıkarabilme erdemini şiar edindiği ölçüde kendini sevebilir ve hayatından lezzet, huzur ve tad alır. Zira insan kendini sevebildiği ölçüde kendi dışındakileri de sever ve değer verir. Bunun içindir ki; hayata yeni gözlerle bakıp, düşünce ufkumuzu hayırlı bir düşünceye,  hayırlı bir niyetle bu fani Alemi  köprü olarak kullanarak baki (ebedi)  Aleme doğru yol almaktadır. Bir kalbin kırılmasını, bir acının hafifletilebilmesini  hasılı bu alemde doğrudan,  erdemden yana Hak yolda olup, ebedi aleme hazırlık yapmaya gayret etmek lazımdır. Bu gaye idrak ve düsturun maksadı Rabbimizin rızasına mazhar olmak içindir. Tek kurtuluş yolu ancak budur.
   Bir işe gireceğin zaman hedeflerin berrak olsun.En küçük ayrıntıyı bile dikkate al! Zira başlanmamış iş bitmeyecektir demektir. Hayatta hedeflerin olmalı insanın. Hedefsiz insan hayatından hiçbir şey anlamaz. Ben iyi insan olacağım demekle sözde kalma! O sözü mutlaka fiiliyata dökerek, hayatının  her  zerresine kadar motif motif  işle.Nefes alıp verdiğin sürece bu düstura sadakatle bağlı kalarak yaşamaya çalış. Hayatta her şeyden şikayet eden acizlerden olma! Mazeret üretme hastalığına tutulan ahmaklardan da olma! Acizlik ve suçlayıcılık marazını ortadan kaldırmak için mücadele et. Arzu ettiğin ortamı aramak yerine erdemli davranarak erdemli ortamı oluşturmayı gaye edin. Erdemli ortamı gücün nisbetinde oluşturmaya çalış, gerekirse o uğurda ‘’Can’’ ver. Durduğun ve bulunduğun her yerde ve her konumda  herkesten iyiyim deme hastalığına düşme! O düşünceye dalıp kendi nefsinin esiri olan ziyankarlardan olma! Kendini her daim herkesten aşağı ve aciz görme tevazusuna nail olma yolunda nefsinle mücadele ve mücahede içerisinde  tutmaya çalış.Bilakis sen nefsini  iyi bileceğine herkesin seni iyi bilmesi ve bu uğurda herkesin seni iyi bilmesi yolunda  çabala. Meyvasız ağaç değil de meyvalı ağaç olmak için çalış. Meyvalı ağacın meyvalarından istifade edenlerin dualarıyla adının yaşayacağını unutma! Meyvasız ağacın ise sadece odundan ibaret olduğunu unutma!
    Cesaretli ol! Zira cesaret insanı aklını kullanmaya, aklını kullanması ise o insanı doğruluk ve sadakate götürür. Cesaret insanı zafere ve onurlu bir hayat sürmeye götürür. Cesaretsizlik ise; insanı zillete ve aşağılığa götürür. Cesaretli olmak; doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü, merd ile namerdi ve Hak ile Batılı biribirinden ayır etme erdemini sağlar. Bu durumda insana şu üç günlük yalan dünyaya değeri  kadar değer verip ona göre yaşayıp, ebedi aleme doğru yol alır. Çalış! Çünkü hayatta boş duran değil, çalışan bu fani dünyada, ebedi aleme  (ahirete) giden yolda başarılı olur ve hayat sınavını kazanır.
   Yüce yaratıcımız Hak Teala Hazretleri her canlıya değişik meziyetler ve ihsanlar bahşetmiştir.Onları doğru yerde ve doğru zamanda kullanmak kabiliyetini ise sadece akıl nimeti ihsan ettiği (Eşref-i mahluk ) insana bahşetmiştir. Akıl nimetini hayra değil de şerre göre şekillendirenler ise akıl nimetini kendi elleriyle şerre vakfedenler (Esfela Safilin) olarak bu dünyadan Ahiret yurduna doğru giderler. Eşref-i Mahluk ile Esfela safilin insan arasındaki fark: akıl nimetini İman ile süsleyip süslememesinden anlaşılır. Akıl nimetinin bilincinde olarak yaşayan insanoğlu en güzel surette yaşar.Akıl nimetinin bilincinden  bi’haber  olarak yaşayan insan ise mahvolur. İnsan doğruluk ve İman’dan ayrılmazsa insan izzet ve şerefle donanır. Tam tersi olursa zillet ve haysiyetten kurtulamaz. İnsan ya Allah’ın dosdoğru yolu olan sırat-ı mustakimdedir yada şeytanın yolu olan batıl yoldadır. İnsan bu iki yolun birisindedir. Bir üçüncü yol mümkün değildir.Kendilerini ortada görenler maalesef söylemeye bile zorlandığım mü’nafıklık  hal üzerinedirler. Allah (C.C) Ümmeti Muhammedi bu hal üzerine olmaktan muhafaza buyursun inşallah. İnsanoğlu nefs ve şeytana uyduğu  zaman  azgınlaşır ve canavarlaşır.  İnsanı insan yapan hasletlerden biride Allaha kul olmaktan geçer.İnsan nefse değil ru’ha uymak durumundadır.Ru’hun derinliklerinden gelen sesi dinleyen insan kul olur ve Allaha itaat eder. Nefsin heva ve heveslerine kulak veren insan ise mahvu perişan olur. Sahip olduğun kabiliyetlerle ve yeteneklerle yetinme.Daima kendini yenileyerek geliştir.Çünkü Kainatın Habibi Kibriyası Efendimiz (SAV) bir hadisi şerifinde beyan buyurduğu ‘’İki günü bir olan ziyandadır’’  sözüyle kendimize yol göstermektedir.Kendimizi her dem yeni bir meziyete ve haslete doğru alıştıracağız ve çalıştıracağız. Gittiğimiz yol daima dosdoğru  Allahın Sırat-ı mustakim yolu olmalıdır. Şeytanın yolu olan batıl yolda olma! Kendinle yarış. Zira kendini daha iyiye doğru açmazsan iyi olarakta kalamazsın. Hayatta her zaman iyi ve sadakatli olmaya çalış.En azından böyle olamıyorsan bile böyle olanlarla beraber olmaya çalış. Tek kalsan da doğruluktan ve doğru yoldan şaşma ve yılma. Unutma! Sen kendini iyiliğe vermezsen, iyi sahipsiz kalır. Sen iyiliğin bir eri, yoldaşı ve gönüldaşı ol! Çareyi dışarıda değil kendi içinde ara.Çarenin  doğruluk ve sadakat olduğunu unutma!
    Eski cahiliye zamanlarındaki hatalarını ve günahlarını unutma! Hata ve günahlarını unutma ancak o hata ve günahlarına her daim tevbekar  ol! Bu şekilde ancak hatalarının yükünden kurtulabilirsin. Her zamanda hata ve günahlarını hatırlayıp tekrar o hatalarına düşme yanlışınada düşmeyesin.  Hatalarını kabul et ve onlardan dersler almaya çalış. Bir daha hata ve günahlarına dönmemek üzere onlarla vedalaş. Hatalar insanı hayata hazırlayan ve olgunlaştıran bir öğretmendir.  İnandığın davan ve ideallerin uğruna yaşa. Bu uğurda bütün riskleri göze alarak cesur ol ve mücadeleyi bırakma! Bu mücadelede yenilsen bile doğru davan uğruna yenilmek bile bir zaferdir. Yapabilirimlerini , inşallah yapacağımlarınla değiştir.
    Fani dünya misafirhanesinde iyi bir iz bırakmak istiyorsan gaye eksenli yaşa ve kendini davana ada. Unutma! kendi varlığını davasına adayan ve feda eden insanlar yaşar. İradesi karşısında hiçbir güç duramaz. Bu fani dünya sona erdiği zaman ebedi alemde kazananlardan olur.
     ‘’ Boşuna değil herkese burun bükmeler, ahkam kesmeler, uzmanından iyi depremi, sanatçıdan ala sanatı, siyasetçiden daha siyaseti bilmeler…
Ne kadar boş beleş insan var ortada her şeyi bilen, her şeye yeten…
Ayakkabı numarası IQ’sundan büyük ne çok insan var!
 Kelime hazinesi tükenip verecek cevap bulamayınca küfür hazinesine başvuran…
Söze gelince herkes her şeyi biliyor ama yapılan sokak röportajlarında 11 yaş düzeyi sorulara verilen cevaplar ortada…
Dolu insan mümkün mü, gün boyu internet de bu kadar hayat sürsün veya (bağışlayın) sürünsün?
Mümkün mü bu kadar sayfalarda, abuk sabuk haberlere sanki muhatabı onu duyuyormuş gibi yazılar döşensin alemi üstüne güldürsün, ona buna çamur atarak tatmin olsun bunu da kendine kar bilsin ömür sürsün…
 Bilin ki; Hayat’ta hiçbir şey olmamış olamamış insanların, ego yağlama, esip gürleme yeridir buralar.’’ (Bedirhan Gökçe’den alıntıdır.)
   Hayatta her daim ışığı aramalı insan.Işığın peşine düşmeli ki ancak insanın aydınlığı ve yolunu bulması ışık ile mümkün olur.Bu ışığın kaynağıda Rabbinden bahşedilen akıl nimetiyle bulunabilir. O ışık ki aklı üstün veyahut kıt kılan… O ışığı ara ki, sana kandil olsun… O ışık ki seni doğru yola iletsin. ‘’Ya bir yol bul, ya bir yol aç, yada  yoldan çekil’’ diyen Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil bunu anlatmak istemiştir eminim. Hayat yolculuğunun ahiret yurduna açılan bir kapı öncesi olduğunu hatırından çıkarma. Gayelerini ve hedeflerini ona göre seç. Çünkü doğru yolu seçmezsen yanlış yolda olursun yanlış yolda insanı felakete sürükler….
    Sözlerimi ışığından istifade etmeye gayret ettiğim: Üstad Mehmed Akif Ersoy’un ‘’İnsana sadakat yaraşır görsede ikrah, doğruların yardımcısıdır Hazreti ALLAH’’ diyerek nokta koymak istiyorum.Diğer yazımda Allah nasib ederse görüşmek ve buluşmak üzere.Hatalar ve yanlışlar acizane bendeniz günahkara aittir. 

13 Aralık 2012 Perşembe

RABBİM İMDAT EYLE

Lâle'ye Gül'e ve Adem'e Naatlar Neredesin? Ey canı tene 
bahşeden, neredesin? Söz vermiştin ya hani, umut kesmedikçe 
ben, sen benden umut kesmeyecektin. Çıralar yanacaktı 
göğsümün otağında aşka dair. Alevler saracaktı dört yanımı ya, 
sen neredesin? Başımı yasladığım şefkat ırmağın görünmez 
oldu bir zaman sonra. Neredesin ey sevgilim? Yüreğimin karasına dokunan nurlu ellerini özledim! Özledim, kır 
çiçeklerinle bezediğin bahçesini gönül evimin. Söyle ey en 
sevgilim, neredesin? Yeminim vardı, seni bulmadıkça 
ölmeyecektim. Sen sevmedikçe beni, sevgin beni eritmedikçe 
dönmeyecektim ey sevgilim. Gurbetin yurduna teşne bakışlar 
büyütmeyecektim gönlümün gözlerinde. Sana varan yolların kapısında nöbet bekleyecektim. Bir rehber edinecektim gören 
gözleri olan seni. Sana gelenin yolunu kendime yol 
edinecektim. Bir zaman ki gelip geçer, lâkin sen benden 
gizlenirsin. Ey gönlümün süruru neredesin? Merhametinle nazar 
ettiğin gül bakışı özledim. Sana yar dediğim güneş yüzlü 
mevsimleri, sana “aşkınla yak” dediğim umut sabahını özledim ben ey sevgilim. Bir beşik sallar gibi salladım beyaz kanatlı 
düşlerimi gecelerce. Güvercin kanadına iliştirilmiş yürek 
mektupları yazdım gündüzün kederinde ben, ey sevgilim. 
Yalnızlığım gizliydi karanlık duvarında gönül ateşimin. Ve sen 
gizliydin göremediğim uzaklarında çaresizliğin. Damla damla 
biriktirirken göğsüme saçtığın elem halelerini, bir buse gibi sakladım senden, yakıp yıkan ne varsa hayal değirmenimi. Sen 
uzaktın sevgili. Erişilmez dağların zirvesindeydin çok önceleri. 
Göklerin gizemli bakışlarında ben, bir sisli bulut olup aradım 
seni. Sen aşktın, âşık olunacaktın. Yemin vermiştim, Ferhat gibi 
senin uğruna dağlar devirecektim. Dikensiz güller yetiştirecek 
tim sana ben ey sevgilim. Seninle yeşertecektim kurumuş bütün mevsimlerini sensizliğin. Önce Leyla olacaktım, sonra 
Mecnun. Gün devşirdikçe bir başka güne çehresini, yüreğimin 
Leyla’sı bilecektim seni. Gözlerim görmeyecekti senden ötede 
güzelliği. Seni Mecnunun gözleriyle görecektim ben ey sevgili. 
Sen, Leyla’m olacaktın benim. Sırrım olacaktın sen, sevdam 
olacaktın ey sevgilim. İçimde bir zerre boşluk bırakmamacasına dönerken sana, yemin vermiştim ki senden gayrısına 
meyletmeyecektim ben sevgilim. Uçsuz bucaksız gökler ardınca 
sana uzattığım ellerimle, kim bilir kaç gece karanlığını 
söndürdüm yüreğimin. Ellerim sana her uzandığında, kim bilir 
kaç kez ölümün kuytusunda gezinen cellâdın ellerini 
kelepçeledim. Solmuşluğumu taşıdım avuçlarımda huzuruna. Yalancı bakışların altında ezildiğim, kör düğüm olmuş düşünce 
zehrimi bıraktım kudret denizinin sonsuzluğuna senin. 
Arzumdu, berraklığında yıkamak yüreğime sinmiş ezelî karanlık 
kokusunu. Arzumdu gözbebeğim, senin olmayanda olmayanı 
sende bulmak. Ve Sen delicesine beklediğimdin benim. 
Sevincimdi, seni sevmek içre özlemim. Sen özlediğimdin, özlemimdin ey gözbebeğim. Hissetmiştim; elimi tutmuş, 
kalbime dokunmuştun sen. Bir devri yok eder gibi yok etmiştin 
çirkinliğimi. Ve bir yeni takvim sunmuştun ellerime. Ahsene 
varacak bir yol haritası çizmiştin bana sen ey sevgilim. Sana 
yemin vermiştim, daim çizdiğin yol üstünde yürüyecektim. Sen 
vardın. Sen güneşim, sen ebedî aydınlığımdın. Yoluna can bahşeden aşk ehlin vardı, seni ben onlardan soracaktım. Ve sen 
ışık ışık açacaktın önümde sırrını huzur kapısının. Gökler 
aşacaktım sana varan tarik üstünde. Bir sultan ile seni sende 
bulacak, kendimi yokluğa bırakacaktım. Yeminim vardı, yalnız 
senin için yaşayacaktım. Senin için yaşarken, senin en 
kıymetline sevgini saçacaktım. Dünya karası kalmayacaktı ellerimde, yüreğimde lekesi kalmayacaktı nefs denen 
hastalığımın. Yeminim vardı ki, adım adım nurlanacaktım. Her 
rahmet sağanağında sana bir adım daha yaklaşacaktım. Kul 
olmayı öğrenecektim, yeminim vardı. Ve adını anacaktım her 
seher vakti. Hergün ve gece, ardı arkası kesilmeksizin anacaktım 
seni. Sen ki seni ananlarla beraberdin, en çok seni ananlardı sevenler seni. Yeminim vardı, sevenlerin arasında alacaktım 
yerimi. Sensizliğe götüren bütün yanılgılara zincir vuracaktım. 
Seni sende bulacak ve sende yok olacaktım. Sen 
mutluluğumdun biliyordum. Bu gurbet yurduna senin için 
gelmiştim biliyordum. Hakk davet sana iken, senin teslim 
yurdundu vatanım biliyordum. Yeminim vardı, davete koşacaktım. Senden geleni sana yollayacaktım. Bir emanetti 
senden; senden bir emirdi ruhum biliyordum. Dönüşüne 
müjdeler olsun ki, bu can bu tende iken sana varmaktı ruhun 
özlemi biliyordum. Ey sevgili şimdi neredesin, neredesin en 
sevgilim? Vaadim ölümüne vaattir, can tenden geçmedikçe, 
gönül senden geçmeyecektir. Bilirim ki acizliğimdir ırak kalmışlığımıza sebep. Seni, sende aramanın özlemi bitmiş 
değildir ey sevgilim. Lâkin vakit akşama yakın, yeminimdir ki, 
ölümden önce sana varmak muradım. Ey yar! Medet kıl, 
özlemin öylesine can yaksın ki, beklemeler bitsin gayrı, gün tez 
vakit aydınlansın. Nerdesin ey sevgili, en sevgilim sen 
neredesin? Çoktandır buruk bıraktın kirpiklerimin karasını. Gözlerimi nemli bıraktın çoktandır ey sevgilim. Hani ki bir yurt 
vermiştin bana rengârenk kelebeklerle süslediğin. Yeşil 
yaprakları ılık ılık titreten rüzgârını özledim senin. Sen bir gül 
bakışıydın solmuş bahçemde benim. Evvelce merhametinle 
suladığın düşlerimi der top edip, yine sana geldim ben ey 
sevgilim. Senden seni dilemeye, senden aşk dilenmeye geldim. “Sev beni” demeye geldim sana ben ey sevgilim. En sevgilim 
sev beni. Soluk ve titrek çehremin utançlarına gömülerek 
geldim sana ben bir kez daha. Ey ömrümün yaşanası tek yüzü! 
Söyle sen neredesin?

HAYATA DÜŞEN NOTLAR

Hayat anlaşılacak bir şey olmanın ötesinde yaşayarak kendisine vakıf olunan sır küpü bir varlıktır.Bu sır olan varlığı anlamaktan ziyade yaşamayla hayat bulabiliriz.Konumuzla alakalı olarak o kadar şeyler yazabilirim, fakat bu yazımda çok değer verdiğim iki yakın sevdiğim, ilham aldığım kıymetli insanların yazılarını paylaşmak istiyorum.
     ‘’ Uzunca bir zamandır bakmadığım masum ama derinlerden derin yüzüne ilk defa bugün baktım gökyüzünün.. Öyle dikkatli ve içindeki anlamları okurcasına bakmış olacağım ki; on beşlerindeki bir genç kız utangaçlığı ve masumiyetiyle pembemsi bir kızıllık bürüdü o cezbedici çehreyi.. Belki de bana kırgındı, malum hayatın yoğun yorgunluğundan onu ihmal etmiştim; varlığını dahi unutur olmuştum. Evimin balkonundan seyrederken Ereğli semasını, fark ettiğim benim gibi yorgun insanlardı, yoğun kentin yorgun ve bitap insanları.. Yazık ki artık kapısının önünde sek sek oynayan, ip atlayan, maç yapan çocuklardan bile eser kalmamıştı, kentin çocukları bile yorgundu bu karmaşadan. Sadece beden yorgunluğu da olsa yeğdi belki; ama zihinler de yorgunluğun hantallığını taşıyordu. Unutuyorduk her şeyi; denizi, martıları, göğü, ağaçları, kısacası mekanik dünya içinde hapsolmuş doğallığı… Ve tabii en büyük ahde vefayı unutan, nisyan hamurundan yoğrulan insan; kendine bahşedilen can emanetinin asıl sahibini dahi, dünyanın mutantan ve debdebeli seyri içerisinde, mekanik câmid ve cazibedar hayatın “delete” komutuyla bir tuşa dokunma kolaylığı ile hafızasında biriktirdiği dini, manevi ve ahlaki incileri bir çöp kıymetine indirebiliyordu. İsyan ediyorum materyalizmin kol gezdiği, zihinlerin mekanizm ile yoğrulduğu, kalplerin kapitalizmle attığı, dillerin liberalizm türküleri dillendirdiği, sistemlerde ayartılan hayatımızın önümüze diktiği duvarlara.. Ayette de dediği gibi; “Gözleri vardır, fakat göremezler; kulakları vardır, işitemez. Zira kalplerini mühürlemişizdir onların.” Kendi kalplerini müzayedeye çıkaranlar, başkalarına da mühür vurmuşlar hep. Bir elmas ücretindeki değeri basit bir şişe bahasına satmışlar. Hâlbuki gören de, işiten de, hisseden de, lezzet alan da, duyan da kalptir. Kalbi olmayan bir insan düşünülemeyeceği gibi, kalbi olmayan bir toplum ve millet de düşünülemez. Kalp merkezdir her zaman, beynin merkez olduğunun savunan garp mileline muhalif olarak.. Batının aklı ilahlaştırmasına mukabil, şarkta yürektir esas olan.. Rabb ile iletişimin de en sağlam kaynağıdır, vahye ve ilhama muhatab olan.. Yeryüzünün bile bir kalbi vardır dua ve münacatlarla atan, O da “kalp” manasına gelen Kâbe’dir ki; en kutsal ve mukaddes mekân kılmıştır onu Yaratan… Ama, yazık ki kalpler de ayartılmış, işlevsiz bırakılmış dünyanın çıldırtıcı hadiseleri karşısında savunmasız olarak.. Atmayan kalplere, bakıp bakıp da görmeyen gözlere, işitmeyen kulaklara isyan ediyorum; Hz. Yakup misali hüznümü ve dağınıklığımı Rabbime şikâyet ediyorum, yalnızlığımı da yalnız O’na havale ediyorum. Kendime de isyan ediyorum, bilgi hamallığı yapan zihnime, gırtlaktan boğaza inmeyen sözlerime, içine ihlâs zerk edilmemiş koftan amelime, laf kalabalığından ibaret, aslında bir şey bilmeyen ama bildiğini zanneden bilmişliğime…(A.Sürmen- Alıntıdır)’’
    ‘’Hayat bir endüstriye dönüşmüş durumda... O endüstrinin üretim merkezlerinde hepimize kişilikler dikilip biçiliyor. İsteyen, acıkan, arzulayan, ihtirasları dışında mihenk noktası kalmayan organizmalara dönüştük az çok hepimiz. Uzaktan kumandalarla yönetiliyoruz neredeyse. Duygularımız, hassasiyetlerimiz, görüşlerimiz, her zemine bolca boca ettiğimiz klişe sözlerimiz hep seri üretim ürünü. En dramatik olansa; kendimizi en özgür hissettiğimiz yere ulaşabilmek için insanlığımızdan en uzak olan noktaya kadar gitmemizin gerekiyor olması...
      Cehaletin en koyu yaşandığı zaman, herkesin her şeyi bildiğini zannettiği zamandır diyor güngörmüş bilgeler. Bilmek için önce bilmediğini bilmek ve sonra yavaş yavaş öğrenmeye başlamak gerekiyormuş söylediklerine göre...
     Liyakat, ehliyet, yeterlik, birikim, müktesebat ve benzeri kelimelerin bugünün lisanında çok fazla kullanılmıyor oluşuna şaşırmamak gerek. Günlük hayatta sözü, fikri, görüşü, beyanı kayıt altında tutan bu türden kelime/kavramlara pek ihtiyaç duyulmuyor artık. Çünkü herkesin her istediği sözü söyleyebileceği, her istediği görüşü desteksizce sallayabildiği, paşa gönlü ne isterse onu pervasızca ve ölçüsüzce savunabileceği araçlarla donatıldı hayat.’’ (Gökhan Özcan’dan alıntıdır.)
   
    Maalesef hayatı değersizleştiren yine insanoğlunun ta kendisidir.Yaratan Rabbimizin yarattığı şekli ve nizamıyla bırakmadık ve bu nizam ve intizamı bozmaya ve yıkmaya yönelik sapıklık ve sapkınlık içinde nesiller ve insanlar varoldu. Buna karşın kötünün ve yanlışın karşısında durmakta tabiki de iyilere düşmektedir.İyi olmak elimizde olmasa bile kötü olmamak içinde gayret sarfetmemiz lazımdır.Hayat ve yaşam bu anlam mefhumuyla mana bulur . Sözlerimi bitirirken hayat ile alakalı olarak, herkes hayatını kendisi yaşar diyorum.
    Selam,Saygı ve baki muhabbetle…

6 Aralık 2012 Perşembe


    TETİK KİMİN ELİNDE ?
    Sözlerime Rahman ve Rahim olan ALLAH’ın adıyla başlarım.
     Bu haftaki yazımın konusu çok tartışılan Türkiye’mizde  Batı’nın savunma ve silahlarının denendiği ve kontrol edildiği füze sistemleri ve Ülkemizin ekonomik geleceğinin durumu hakkında olacaktır. Yakın geçmiş yılları anımsayacak olursak idarecilerimizin hafızası hatırlamasa  !  bile bizim hatırladığımız 1. Dünya savaşı, 2. Dünya savaşı ve Kore savaşları yapılmıştır. Bu savaşların çıkış ve oluş şekillerini irdeleyecek olursak; hep Batı’nın (A.B.D. –İngiltere vb.) işgalci ve zalimlerin kendilerine yurt ve menfaat edinmesi   çerçevesinde cereyan ettiğini görürüz. Bu durumları anlayabilmek ve idrak edebilmek için sadece insanda Allahın (C.C) bahşettiği akılın olması kafidir. Tabiki de kafası olupta aklı şeytanlığa çalışanlar işgalci ve zalimleri zalim olarak görmesi beklenemez. İlk İnsan olan Hz.Adem babamızın Huzurullahtan kovulmasına sebep olan şeytan değil miydi?  Yani bu zalimlerin önünde olan akıl hocalarının şeytan olduğunun altını çizerek; onların Dünya serüveninde zulüm ve mücadelelerinin kıyamete kadar devam edeceğini Cenabı Mevlamız  Kur’an-ı Kerim’de de beyan buyuruyor. Tekrar İşgalci ve zalimlerin yaptıkları mücadelelere gelecek olursak; onlar Dünya’da her yerin kendi  yönetimleri ve egemenlikleri altında olmasını isterler. Böyle olması içinde çeşitli yönetim biçimleri ve İdare sistemleri geliştirmişlerdir. Bu sistem ve yönetimlerin başında Demokrasi ve Laik’lik gelmektedir. Güya bu sistemi kendi ülkelerinde de uygulamaktadırlar. Kendi halk’larını bile bu safsatalarla kandırmaktadırlar. Sistemlerinin adı açıkça şeytanın düzenidir. Şeytan hep kötülük ve zalimliği insana fısıldamaz mı? El cevab: Evet. Bu ne anlama geliyor? Tabiki de zalim nizam ve kurallar koyanlar şeytanın askerleri ve yandaşlarıdır demektir.
    Yazımın başında bahsettiğim  Türkiye’mizde Batı’nın  silah ve füzelerinin alım- satımı ile alakalı düşüncelerimi  paylaşmak istiyorum. Yakın bir Tarihte 1945’ te   Japonya’ya Atom bombasını  atan kim? Yakın bir Tarihte 1. Dünya savaşını çıkaran kim? Yakın bir Tarihte 2.Dünya Savaşını çıkaran kim? Yakın bir Tarihte SSCB-Afganistan Savaşını çıkaran kim? Yakın bir Tarihte İran – Irak Savaşını çıkaran kim? Yakın bir tarihte 1990’ da Körfez Savaşını çıkaran kim? Yakın bir Tarihte Bosna Hersek’ te soykırım yaptıran kim? Yakın bir Tarihte Filistin’de, Yakın bir Tarihte Arap baharı safsatalarıyla Ülkeleri karıştıran kim?  Bu örnekleri çoğaltmamız mümkündür  amma  ne lüzum zalim her yerde ve her zaman zalimdir. Zalimin zalimliğini sorgularken Dünyada yaşayan mazlumları da yabana atmak yanlış olur. Zalimin zulmüne karşı onurlu duruşu yapmayan mazlumda zalim kadar suçludur.   
        Dünya bir İmtihan yeridir. Dünya:  İyi ile kötünün, Allaha Kul olan ile şeytana tapanların, Hak ile batılın mücadele ettiği fani ve yalan bir alemdir. Bu alemde kazananda kaybedende olacaktır. Tabi ki de kazanan Allaha tabi olan ve O’na kul olanlardır. Kaybeden ise tıpkı şeytan gibi zelil ve zalim olan batılın tarafıdır. Kazanana   Ahiret yurdunda hesap-sorgudan sonra ebedi Cennet, kaybedene ise;  daimi kalacağı Cehennem vardır. Hesap ortada açık ve nettir. İyi de kötüde olmak elimizde değildir amma Mevla Zülcelal ve Kemal Hz.lerinden kendisine kul olabilme lütfunu bize nasip etmesini isteyebiliriz.  Bu kurtuluşun ve O’nun rızasına uygun yaşayabilmenin bir yoludur.
      Geçmiş tarihimizi biraz hatırlayacak olursak Körfez Savaşında yakın komşumuz Irak Kuveyt’e saldırdı. Bunun üzerine tek dişi kalmış Batı ne yaptı? Kuveyt’in başındaki kukla ile Irak’ın başındaki kuklaları birbirine göstermelik vurdurttu. Tabi ki de asıl mesele Irak’ın Kuveyt’e girmesi değildi. Oraların yer altı ve yerüstü zenginlikleri idi. Her durumda ne olursa hep Halklara ve Ülkelere oluyordu. Milyonlarca insan öldü ve Ülkeler yağma edildi. O yıllarda bizimde Ülkemiz bu durumdan etkilendi. Hem ekonomik hem de siyasi olarak. O zaman başımızda olan Rahmetli Turgut Özal nasıl bir durumla karşı karşıya geldi ki;  Çekiç güç’ü Ülkemizin başına sardı. Evet biz O Ülkelerin komşusuyduk ama neden bizim topraklarımıza kene gibi yapışan Çekiç güç gelip kondu. Sebep neydi? Ne çıkarımız vardı? Bizim Askerimiz komşularımıza karşı bizi koruyamaz mıydı? Kurtuluş Savaşında topraklarımıza göz diken düşmanları neden bizi korusunlar diye içimize soktuk? Neden  ? Neden? Neden? Bu nedenleri çoğaltmam mümkündür .  Ama sadede geliyorum. Çekiç gücün bize faydası mı oldu yoksa zararı mı? Bu soruma cevabı; her vatandaştan ve özellikle bizim başımıza getirdiğimiz idarecilerimizden cevap vermesini bir vatandaş olarak istiyorum ve bekliyorum. Bana göre Çekiç güç; Ülkemize ve Coğrafyamıza onarılması mümkün olmayan kalıcı zararlar vermiştir. Bunu en büyük örneği PKK’dır ve terördür. Aksini iddia eden varsa buyursun. Meclis arşivleri ve Devletlerle yapılan anlaşmalardır. Bendeniz acizane yazar ve çizer değilim amma Tarihini seven ve sorgulayan bir vatan evladıyım. Allah aşkına soruyorum, bu düşüncelerimde haksız mıyım? Zannediyor muyuz ki; BM- AB- NATO- A.B.D. Küresel güçler bize verdikleri füze ve savunma sistemlerini beleş verecekler. Her şeyin bir bedeli vardır. Bu bedeli   hem Kurtuluş Savaşında, hem Çanakkale Savaşında, hem de 30 küsur yıldır terörle ödüyoruz belki ödemeye de devam edeceğiz. Ne olur yetkililerimiz geçmişi okusa. Zalimleri paramızla destekleyeceğiz. Bir yetkili çıkıyor diyor ki; tetik bizim elimizde. Tetik bizde olabilir belki amma neden bizim jetlerimiz ve helikopterlerimiz düşüyor? Bu demek oluyor ki; tetiği size versekte biz her yerde her şey yaparız. Kendi topraklarınızda bile size sattığımız silahları size çeviririz anlamına gelmiyor mu? Başımıza gelenler. Gözümüzü açalım ve uyanalım artık. Ya Allah aşkına bu olacak şey mi? Hem bize silah ve füze satacaklar hem de düşmanlarımıza silah verecekler. Bu oyunu bozalım.  Ne olur Ülkemizi savunacak silahlarımızı kendimiz yapalım. Paramızla kendimize kurşun sıkmayalım. Öyle değil mi? Adamlardan savaş uçağı alıyoruz kendiliğine düşüyor. Adamlardan helikopter alıyoruz güya arızadan düşüyor.  Daha ne diyeyim? Kendi elimizle kendimizi düşmanın eline bırakıyoruz. Allah bize de bizi idare edenlere de akıl, fikir ve şuur ihsan etsin.  Sözlerimi uzatmak istemiyorum. Bu yazım belki usta kalemler  !  ( Batı’nın kalemleri) köşeleri tutanlar gibi itibar görmeyecek ama içim rahat olacaktır eminim. Acizane bende bu cennet vatanda yaşayan bir ferdim. Bu vatan ecdadımızdan nasıl bize emanet kaldıysa bizde bu emaneti canımızı uğrunda feda ederek ve   koruyarak gelecek nesillere bir karışını bile düşmana vermeden bırakmak zorundayız.
   Buradan bu Memleketi vatan olarak kabul eden; Şehitlerimizin kanlarıyla sulanan vatanımızı herkesin aynı duygularla sahip çıkmasını bekliyorum.  Özellikle İdarecilerimizden Ülkemizin neresi olursa olsun hiçbir yerine Çekiç güç gibi zalimlerin yerleştirilmemesini istirham ve temenni ediyorum. İdarecilerimize dosta karşı şefkat, düşmana karşı ise; uyanık olmalarını istiyorum. Allah hayırlı İdarecilerimizin sayısını artırsın ve onlara her işlerinde yardım etsin. Son söz olarak İnsanlığın kurtuluşunun kötülüğe kızmaktan değil, iyilerin safında olmaktan geçtiğini söylüyorum. Ben bir vatandaş olarak düşmana verilen paraların (ne amaçla olursa olsun) verilmesinden dolayı hakkımı helal etmiyorum.
   Selam, saygı ve baki muhabbetle…
   Ahmed Zahid ÇARDAK  03.12.2012 Pazartesi
HAYATI ANLAMAYA ÇALIŞMAK

Anlam ve eylem yoksunu bir hayatta soluk alıp veriyoruz; “yaşıyoruz” demiyorum -daha doğrusu diyemiyorum-; çünkü yaşamak bir ölçüde hayatımızdaki anlam ve eyleme vabeste bir fiildir. Anlam, bir nevi cesedin içindeki ruh gibidir; ceset ruh olmadan bir anlam taşımıyorsa, aynen öyle de hayatta “anlam” veya “değer” olgusu bulunmuyorsa “yaşamak“ fiili ölü bir fiil olmaktan öteye geçemeyecektir. Bir fiili anlamlı kılan, o fiilin hangi amaçla veya hangi faydayı gözeterek yapıldığıdır. Örneğin; bilgi, bir amaç ya da bir fayda gözetmelidir. Bu anlamda bilgi sadece bir araçtır, amaca götüren bir vesiledir. Fakat modern dünyaya baktığımızda bunun tam tersini görürüz. Bilgi bir araç olmaktan öte, haddini aşar mahiyette bir amaç olgusu içinde yer almaktadır. Bu da rotasını kaybetmiş bir gemi misali, her yönden esen rüzgârın etkisinde kalabilecek, benliğini ve kimliğini kaybetmiş bir sorunsal demektir. Bu bir sorundur; çünkü kontrolü yoktur, sınırı çizilmemiştir, yörüngesi, rotası yoktur. “bilgi, bilmek içindir” felsefesi, bizi ancak “bil, ama yapma!” gibi cümleler içinde saklı “eylemsizliğe” götürmektedir. Günümüz modern insanını biraz gözlemlesek, bunun gibi daha birçok insanı pasifsize eden cümle ile karşılaşabiliriz. Bu kadar eğitim ve bilginin ilahlaştırıldığı, bilgiye ulaşmanın pek çok vasıtalarını kolaylıkla bulabildiğimiz şu dönemde; bilgiye ve onu kullanışlı kılma konusuna ne kadar yabancı kaldığımızı gözlemleyebiliriz. Bilgiyi akıl, mantık ve sağduyu süzgecinden geçirmeksizin, süzgeçten geçen bu bilginin de beyinde tasnifini yapmaksızın bilgiyi dağınık bir şekilde dağarcığa zerk etmek; elbette modern insanın zihin yapısını daha da komplike bir hale getirecektir. Bu komplikasyon da insanın neyin doğru, neyinse yanlış olduğu ayrımına gidememesine yol açar. Neyin doğru veya yanlış olduğunu bilemeyen insan da pek tabi nasıl ve neye göre eyleyeceğini de bilemeyen başka bir karmaşadır.
    Dershaneler, üniversiteler, kurslar, okullar, internet… vs. Mezkurda geçen bütün bu kurumlar tek bir şeyi amaçlamışlardır; “bilgiyi tüketmek” Ne yazık ki kapitalizmin son avı “bilgi” olmuştur. “Bilgi üretmek” ise sadece bir fantezi olarak kalmış, Üniversiteler bile bu konuda genellikle sınıfta kalmışlardır. Öğrenciler üniversitede aldıkları derslerin ütopik ve teorik ortamından gerçek hayatın pratik ve reel ortamına ayak uyduramaz hale gelmişlerdir. Çünkü bilgiyi realize etmenin yol ve yöntemleri bu eğitim sisteminin dışında kalmaktadır. Özellikle öğrenci mezun olduktan sonra, bütün bu öğrendiklerinin kendisi için ne manaya ve ne işleve haiz olduğunu tartmaya ve idrak etmeye başlar. Sonra öğrenci anlayacaktır ki; öğrendiği bütün bu gereksiz bilgiler bir hayalden ibaretmiş ve gerçek hayatta geçerli olan pek çok kuraldan kopukmuş. İşte Hayatımıza pratik fayda vermeyen pek çok bilgi, kapitalizmin bir sonucu olarak, bir “üstünlük” ve “seçkinlik” gibi lanse edilmiştir; insanları bu amaçsız araçla tatmin etmeye çalışmış, fakat geride sadece büyük hayal kırıklıkları bırakmışlardır.
    Felsefiyi bu konuda ele aldığımızda, sözlük manası itibariyle felsefe; “hikmet sevgisi” manasına gelmektedir. “Hikmet”, pek çok anlamı bulunan çok yönlü ve çok boyutlu bir kelimedir. Fakat buradaki anlamı, zahirin –yani görünenin- batını –yani arka planı- olduğu kanaatini taşıyorum. Yani meselelerin hemen kendini göstermeyen, biraz fikir ve yorum cedelleşmesi sonucunda tezahür eden bir cevher olduğudur. Yapılması gereken, sadece toprağı biraz eşelemektir. Derununda gizlenen cevherleri bulabilmek için. Bu da aslında asıl amaç ve gayedir. Bu yönüyle de bilgi bir hazinedir. Hayatın ereğine ve amacına götüren çok nadir ve paha biçilemez bir değerdir. Bu sebepten de filozoflar bu değerleri herkese açmamış, kendileri için bir övünme ve gurur kaynağı olarak görmüşlerdir. Asıl avam-havas ayrımını onlar, bu seçkin bilgilerin halkın kaba zihninde yanlış yol bulacağı yanılgısıyla yapmışlardır. Böylelikle felsefe de insana gerçek tevazuu ve bilgeliği verememiş; onu sadece daha mütekebbir ve mağrur kılmıştır.
     İslami kaynaklarda, ilim ve takva bir üstünlüktür; fakat filozofların gibi bir gurur ve kibir kaynağı olarak üstünlük değil veya modern dünyadaki gibi içi boşaltılmış bir şekilde de değildir. İlim ve amel ilişkisi her zaman söz konusudur. Peygamber Efendimiz (sav.) bir hadisinde “insanlar helak olacaklardır; fakat âlimler müstesna, âlimler de helak olacaklardır; fakat amiller (ilmiyle amel edenler) müstesna, amiller de helak olacaklardır; fakat muhlisler (ihlâs sahibi olanlar) müstesna” buyurmaktadır. Burada çok açık bir şekilde sadece bilmenin değil, onu eylemenin, hatta eylemin de ihlâsla yapılırsa insanın kurtuluşuna vesile olacağı belagatli bir üslupla dile getirilmiştir. Bilme onu bilme amacından beri kalamaz, kalırsa da bu bir şirk alameti sayılabilir. Allah-u Teâlâ ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “o müşriklere “yerleri ve gökleri kim yarattı” diye sorsan, elbette “Allah!” diyeceklerdir; ama onlar iman etmemişlerdir.” Müşrikler biliyorlar, fakat bilmeleri, onların Allah’a iman ve ibadet etmelerine vesile olamıyor. Aksine putları, bildikleri o Allah’a ortak koşarak küfrün bile yapamadığını tahribatı yapabiliyorlar. Bu sebeple de bilmek, iman etmek ve amel etmek gibi fiillerin arasını açmak gerekir. Farklı şeyler olmakla birlikte, birbirleriyle oldukça ilişkili fiillerdir ve birbirinin sonucu ve neticesidirler. İslam’da bilmek, marifetullaha ve yakine götüren bir araçtır. Yani imanı ve yakini netice verir; iman ve yakin ise, kabuğunda duramayan bir tohum gibidir. Onu potansiyeliyle adeta çatlatır, çatlayan tohum ise bütün potansiyelini kinetiğe dönüştürür ve ameli netice verir ki; bu da, aslında tohumun meyvesi mesabesindedir. İşte ilmin ereği budur; “iman ve Salih amel”…
     Efendimiz (sav.) ashabının hayatına baktığımızda da, hayat felsefelerinin çok net bir şekilde eyleme ve amaca yönelik olduğunu gözlemleyebiliriz. Kitaplar dolusu bilgiye malik olmasalar da; onlardaki şuur, ihlâs ve hissiyat, davaya yönelik samimiyet onları sonraki nesillerden –ne kadar bilseler ve eyleseler de- üstün kılmıştır. Bu dönemde bilginin posasından tasaffi olduğunu görürüz. Adeta bilgi ve bilinç, tamamıyla hayatın kendisi haline gelmiştir. Zira bilinç ile eyleyen insan, huzuru ve tatmini bulur. Bu sebepten “harekette bereket vardır.” Sözü oldukça manidardır.
Zikretmeden geçemeyeceğim bir konu daha var ki; o da bilgi hamallığı yapan zihinlerin devasa kibri ile kol nazariyeleri çalışan insanları ikinci sınıf vatandaş yerine koymaları konusudur. Cemil Meriç’in tabiriyle “kendi fildişi kulelerinde” toplumundan ve milletinden uzak yaşayan bu hilkat garibeleri, hiçbir zaman halkla bütünleşememiş, kendi olamamış, yalnızlığı içinde yaşamış durmuş, her zaman toplumunu kendisi gibi olmadığı ve düşünmediği için küçümsemiş ve kendisini “havas” olarak nitelendirirken, halkı hiçbir şeyden anlamayan “avam” statüsüne yerleştirmiştir.
Bu tasnifi de kendi aşağılık kompleksi ve hasta ruhu sebebiyle yapmıştır. Öyle ya, halk ne bilir ki (!) Kendileri öyle veya böyle atıp tutarken, halk niye araştırsın ki! O her zaman saf ve aptaldır (!!) Aziz Nesin bir keresinde “Türkiye’nin %60’ı aptal (!)” demişti. Sadece kendi gibi düşünüp, eylemediği için bu yaftayı yiyordu halk. Senelerce de bu kompleksle davrandı Türk halkı, hep baskılandı demokrasiyi fantezi olarak kullananlar tarafından. İnancını hayatının ereği kılan bu insanlar, “yobaz”, “mürteci”, “köylü”, “cahil”… vb. haddi fazlasıyla aşan pek çok yaftayı ve demagojik söylemi yediler. Hâlbuki tertemiz zihni ve müstakim kalbi ile Anadolu insanı; her zaman yönetimde, eylemde, söylemde, yaşantı ve idealdeki hataları belki hissi ve vicdani olarak hissedebiliyordu. Bunu da 12 Eylül 2010 Referandumunda fazlasıyla kanıtladı. Artık halkın o aptal ve saf (!) kesimi de ne istediğini biliyordu; “halka rağmen, halk için!” söylemi artık bir safsatadan ibaretti. Yeterli mi, elbet değil! Ama halk, büyük bir zafer kazandı demokrasi ve özgürlükler adına.. Büyük bir adımı amudi olarak attı. Buradan; bilgi, insanlar üzerinde bir tahakküm ve istibdat aracı olmamalı sonucuna varmak istiyorum. Aksine sadece seçenek ve alternatifleri göstermeli, seçimi ise insana bırakmalı. Başta Cenab-ı Hakk her şeyi en kâmil bilen olmasına rağmen kullarını seçmekte özgür bırakmıyor mu? Eğer dileseydi, herkes iman edebilirdi pekâlâ, ama O mutlak otorite ve hüküm sahibi olması yanında kullarının özgür iradelerine de oldukça saygılıdır. Öyleyse bilgi, haddini bilmeli ve insanın ufkunu, mefkûre ve şuurunu genişletmesi için bir vesile olmalıdır sadece.
Makaleyi sadece bilgi ve onun işlevleri üzerinde konuçlandırmış olsam da, aslında modernitenin en büyük sorunsalının araçlarla insanları oyalayıp, asıl gaye ve amacı insana unutturması ve insanı, amacın yerine pek çok gereksiz araçlarla tatmin bulacağına inandırmasıdır. Bununla tatmin bulamayan insan da, bu kökteki hatayı dallarda ve budaklarda arayıp, meseleyi azlık-çokluk ile daha da dallandırıp budaklandırmaktadır. “Daha çok tüketim ve neticesinde daha çok tatmin!” sloganıyla yola çıkan kapitalizm de insanlara aslında ilaçtan ziyade zehir sunmaktadır. Bunu da öyle sinsi ve cafcaflı tuzaklarla yapmaktadır ki; insanlar amaçlarındaki düşüşü fark edememektedirler bile. Örneğin, spor sağlıklı bir zihin ve beden için bir araçtır. Bu da verilen can ve beden emanetinin en güzel şekliyle korunmaya çalışılması açısından yüce bir gayeye de vabeste olabilir. Fakat kapitalizm bunu bir rekabete dönüştürmüş ve asıl gayesi vücut ve zihin sağlığını muhafaza iken, bunu da bir süfli gayeye indirgemiştir. Sanki savaş stratejisi söz konusu bir hale gelmiştir. Aynı şey modernitenin silahları olan TV, müzik, sanat, moda…Vs.içindesöylenebilir.(Alıntıdır)
    Meseleyi özetleyecek olursam, sorun; bilmek veya bilmemek sorunu değildir. Bilginin nasıl ve ne amaçla kullanıldığı ve neticesinde ruhen ve fikren tekâmülümüz adına bizlere ne kazandırdığıdır. Sorun yapmak veya yapmamak da değildir. Eylemlerimizi belli bir amaca vabeste kılmaktır ki; bu amaç da, bizi “yeryüzünün halifesi” olma statüsüyle bir insan olarak sorumlu olduğumuz, başta varlığımızın sebebi olan Rabbü’l Alemin’e ve bütün varlıklara karşı bizi aktif kılmalıdır. Yaşantımıza ruh verecek olan ancak böyle bir sorumluluk ile teyakkuzdur. Aksi ise; beyhude yollarla ömrü ziyan etmek ve sermayeyi faydadan ziyade zarar müktesebatıyla israf etmektir. Bu da insanı ciddi şekilde bir huzursuzluğa, mutsuzluğa ve tatminsizliğe iter. Zira fıtrat, böyle bir amaçsızlık ve başıboşluk için verilmemiştir. “İnsan başıboş bırakılacağını mı zanneder?” buyurur Cenab-ı Hakk. Hakiki misyonunu eda edemeyen varlık da fıtratına, yani yaratılış kuralına aykırı davrandığından vicdani sinyaller alır ve bunu kimi zaman “can sıkıntısı”, kimi zaman “depresyon” kimi zaman da “ruh daralması” olarak nitelendirir. Oysaki vicdanı onu uyarmaktadır. İçindeki bu büyük boşluğu “insan olma şuuru” ile doldurmasında ona yardımcı olmaya çalışmaktadır. Aksi takdirde bütün kelime, his, düşünce ve amaçları bu büyük boşluk tarafından; aynı kara delikler tarafından yutulan gezegenler misali yutulacaktır. Böylelikle kimliksiz bir insan haline gelecek, ne Allah’ı tanıyacak, ne kendini, ne milletini, ne sorumlu olduğu bireyleri… Bütün hepsi bu canavarlaşmış insanın arzuları karşısında yok olup gidecek ve araçlar onun için birer amaç halini alacaktır. Yeri gelecek bilgisiyle atom bombası yapacak, yeri gelecek menfaatleri uğruna ülkesini satacak, yeri gelecek sahip olduklarının gücüyle bütün her şeye kafa tutacak, yeri gelecek usulüyle her şeyi kılıfına uydurup zeytinyağı gibi üste çıkacak vs. İşte insan ancak rotasını böyle şaşırırsa, esfele-i safilin- yaratılmışların en aşağısı- derekesine düşebilir. Hâlbuki Yaratan onu cennetlere ve ala-yı illiyyin –yaratılmışların en üstünü- statüsüne namzet yaratmıştır. Anlam ve eylem izdivacı neticesinde ise Cenab-ı Hakk, bu meleklerden bile daha yüksek payeyi aciz ve zayıf insana lütfedecektir.Son söz olarak kötülüğe söveceğine ve kötülükten yakınacağına insan; kötülüğe karşı mücadelenin ilk adımı iyi olmaya çalışmaktan ve iyilerle beraber olmaktan geçer.Diğer yazımda görüşmek ve buluşmak ümidiyle…