Anlam ve eylem yoksunu bir hayatta soluk alıp veriyoruz; “yaşıyoruz” demiyorum -daha doğrusu diyemiyorum-; çünkü yaşamak bir ölçüde hayatımızdaki anlam ve eyleme vabeste bir fiildir. Anlam, bir nevi cesedin içindeki ruh gibidir; ceset ruh olmadan bir anlam taşımıyorsa, aynen öyle de hayatta “anlam” veya “değer” olgusu bulunmuyorsa “yaşamak“ fiili ölü bir fiil olmaktan öteye geçemeyecektir. Bir fiili anlamlı kılan, o fiilin hangi amaçla veya hangi faydayı gözeterek yapıldığıdır. Örneğin; bilgi, bir amaç ya da bir fayda gözetmelidir. Bu anlamda bilgi sadece bir araçtır, amaca götüren bir vesiledir. Fakat modern dünyaya baktığımızda bunun tam tersini görürüz. Bilgi bir araç olmaktan öte, haddini aşar mahiyette bir amaç olgusu içinde yer almaktadır. Bu da rotasını kaybetmiş bir gemi misali, her yönden esen rüzgârın etkisinde kalabilecek, benliğini ve kimliğini kaybetmiş bir sorunsal demektir. Bu bir sorundur; çünkü kontrolü yoktur, sınırı çizilmemiştir, yörüngesi, rotası yoktur. “bilgi, bilmek içindir” felsefesi, bizi ancak “bil, ama yapma!” gibi cümleler içinde saklı “eylemsizliğe” götürmektedir. Günümüz modern insanını biraz gözlemlesek, bunun gibi daha birçok insanı pasifsize eden cümle ile karşılaşabiliriz. Bu kadar eğitim ve bilginin ilahlaştırıldığı, bilgiye ulaşmanın pek çok vasıtalarını kolaylıkla bulabildiğimiz şu dönemde; bilgiye ve onu kullanışlı kılma konusuna ne kadar yabancı kaldığımızı gözlemleyebiliriz. Bilgiyi akıl, mantık ve sağduyu süzgecinden geçirmeksizin, süzgeçten geçen bu bilginin de beyinde tasnifini yapmaksızın bilgiyi dağınık bir şekilde dağarcığa zerk etmek; elbette modern insanın zihin yapısını daha da komplike bir hale getirecektir. Bu komplikasyon da insanın neyin doğru, neyinse yanlış olduğu ayrımına gidememesine yol açar. Neyin doğru veya yanlış olduğunu bilemeyen insan da pek tabi nasıl ve neye göre eyleyeceğini de bilemeyen başka bir karmaşadır.
Dershaneler, üniversiteler, kurslar, okullar, internet… vs. Mezkurda geçen bütün bu kurumlar tek bir şeyi amaçlamışlardır; “bilgiyi tüketmek” Ne yazık ki kapitalizmin son avı “bilgi” olmuştur. “Bilgi üretmek” ise sadece bir fantezi olarak kalmış, Üniversiteler bile bu konuda genellikle sınıfta kalmışlardır. Öğrenciler üniversitede aldıkları derslerin ütopik ve teorik ortamından gerçek hayatın pratik ve reel ortamına ayak uyduramaz hale gelmişlerdir. Çünkü bilgiyi realize etmenin yol ve yöntemleri bu eğitim sisteminin dışında kalmaktadır. Özellikle öğrenci mezun olduktan sonra, bütün bu öğrendiklerinin kendisi için ne manaya ve ne işleve haiz olduğunu tartmaya ve idrak etmeye başlar. Sonra öğrenci anlayacaktır ki; öğrendiği bütün bu gereksiz bilgiler bir hayalden ibaretmiş ve gerçek hayatta geçerli olan pek çok kuraldan kopukmuş. İşte Hayatımıza pratik fayda vermeyen pek çok bilgi, kapitalizmin bir sonucu olarak, bir “üstünlük” ve “seçkinlik” gibi lanse edilmiştir; insanları bu amaçsız araçla tatmin etmeye çalışmış, fakat geride sadece büyük hayal kırıklıkları bırakmışlardır.
Felsefiyi bu konuda ele aldığımızda, sözlük manası itibariyle felsefe; “hikmet sevgisi” manasına gelmektedir. “Hikmet”, pek çok anlamı bulunan çok yönlü ve çok boyutlu bir kelimedir. Fakat buradaki anlamı, zahirin –yani görünenin- batını –yani arka planı- olduğu kanaatini taşıyorum. Yani meselelerin hemen kendini göstermeyen, biraz fikir ve yorum cedelleşmesi sonucunda tezahür eden bir cevher olduğudur. Yapılması gereken, sadece toprağı biraz eşelemektir. Derununda gizlenen cevherleri bulabilmek için. Bu da aslında asıl amaç ve gayedir. Bu yönüyle de bilgi bir hazinedir. Hayatın ereğine ve amacına götüren çok nadir ve paha biçilemez bir değerdir. Bu sebepten de filozoflar bu değerleri herkese açmamış, kendileri için bir övünme ve gurur kaynağı olarak görmüşlerdir. Asıl avam-havas ayrımını onlar, bu seçkin bilgilerin halkın kaba zihninde yanlış yol bulacağı yanılgısıyla yapmışlardır. Böylelikle felsefe de insana gerçek tevazuu ve bilgeliği verememiş; onu sadece daha mütekebbir ve mağrur kılmıştır.
İslami kaynaklarda, ilim ve takva bir üstünlüktür; fakat filozofların gibi bir gurur ve kibir kaynağı olarak üstünlük değil veya modern dünyadaki gibi içi boşaltılmış bir şekilde de değildir. İlim ve amel ilişkisi her zaman söz konusudur. Peygamber Efendimiz (sav.) bir hadisinde “insanlar helak olacaklardır; fakat âlimler müstesna, âlimler de helak olacaklardır; fakat amiller (ilmiyle amel edenler) müstesna, amiller de helak olacaklardır; fakat muhlisler (ihlâs sahibi olanlar) müstesna” buyurmaktadır. Burada çok açık bir şekilde sadece bilmenin değil, onu eylemenin, hatta eylemin de ihlâsla yapılırsa insanın kurtuluşuna vesile olacağı belagatli bir üslupla dile getirilmiştir. Bilme onu bilme amacından beri kalamaz, kalırsa da bu bir şirk alameti sayılabilir. Allah-u Teâlâ ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “o müşriklere “yerleri ve gökleri kim yarattı” diye sorsan, elbette “Allah!” diyeceklerdir; ama onlar iman etmemişlerdir.” Müşrikler biliyorlar, fakat bilmeleri, onların Allah’a iman ve ibadet etmelerine vesile olamıyor. Aksine putları, bildikleri o Allah’a ortak koşarak küfrün bile yapamadığını tahribatı yapabiliyorlar. Bu sebeple de bilmek, iman etmek ve amel etmek gibi fiillerin arasını açmak gerekir. Farklı şeyler olmakla birlikte, birbirleriyle oldukça ilişkili fiillerdir ve birbirinin sonucu ve neticesidirler. İslam’da bilmek, marifetullaha ve yakine götüren bir araçtır. Yani imanı ve yakini netice verir; iman ve yakin ise, kabuğunda duramayan bir tohum gibidir. Onu potansiyeliyle adeta çatlatır, çatlayan tohum ise bütün potansiyelini kinetiğe dönüştürür ve ameli netice verir ki; bu da, aslında tohumun meyvesi mesabesindedir. İşte ilmin ereği budur; “iman ve Salih amel”…
Efendimiz (sav.) ashabının hayatına baktığımızda da, hayat felsefelerinin çok net bir şekilde eyleme ve amaca yönelik olduğunu gözlemleyebiliriz. Kitaplar dolusu bilgiye malik olmasalar da; onlardaki şuur, ihlâs ve hissiyat, davaya yönelik samimiyet onları sonraki nesillerden –ne kadar bilseler ve eyleseler de- üstün kılmıştır. Bu dönemde bilginin posasından tasaffi olduğunu görürüz. Adeta bilgi ve bilinç, tamamıyla hayatın kendisi haline gelmiştir. Zira bilinç ile eyleyen insan, huzuru ve tatmini bulur. Bu sebepten “harekette bereket vardır.” Sözü oldukça manidardır.
Zikretmeden geçemeyeceğim bir konu daha var ki; o da bilgi hamallığı yapan zihinlerin devasa kibri ile kol nazariyeleri çalışan insanları ikinci sınıf vatandaş yerine koymaları konusudur. Cemil Meriç’in tabiriyle “kendi fildişi kulelerinde” toplumundan ve milletinden uzak yaşayan bu hilkat garibeleri, hiçbir zaman halkla bütünleşememiş, kendi olamamış, yalnızlığı içinde yaşamış durmuş, her zaman toplumunu kendisi gibi olmadığı ve düşünmediği için küçümsemiş ve kendisini “havas” olarak nitelendirirken, halkı hiçbir şeyden anlamayan “avam” statüsüne yerleştirmiştir.
Bu tasnifi de kendi aşağılık kompleksi ve hasta ruhu sebebiyle yapmıştır. Öyle ya, halk ne bilir ki (!) Kendileri öyle veya böyle atıp tutarken, halk niye araştırsın ki! O her zaman saf ve aptaldır (!!) Aziz Nesin bir keresinde “Türkiye’nin %60’ı aptal (!)” demişti. Sadece kendi gibi düşünüp, eylemediği için bu yaftayı yiyordu halk. Senelerce de bu kompleksle davrandı Türk halkı, hep baskılandı demokrasiyi fantezi olarak kullananlar tarafından. İnancını hayatının ereği kılan bu insanlar, “yobaz”, “mürteci”, “köylü”, “cahil”… vb. haddi fazlasıyla aşan pek çok yaftayı ve demagojik söylemi yediler. Hâlbuki tertemiz zihni ve müstakim kalbi ile Anadolu insanı; her zaman yönetimde, eylemde, söylemde, yaşantı ve idealdeki hataları belki hissi ve vicdani olarak hissedebiliyordu. Bunu da 12 Eylül 2010 Referandumunda fazlasıyla kanıtladı. Artık halkın o aptal ve saf (!) kesimi de ne istediğini biliyordu; “halka rağmen, halk için!” söylemi artık bir safsatadan ibaretti. Yeterli mi, elbet değil! Ama halk, büyük bir zafer kazandı demokrasi ve özgürlükler adına.. Büyük bir adımı amudi olarak attı. Buradan; bilgi, insanlar üzerinde bir tahakküm ve istibdat aracı olmamalı sonucuna varmak istiyorum. Aksine sadece seçenek ve alternatifleri göstermeli, seçimi ise insana bırakmalı. Başta Cenab-ı Hakk her şeyi en kâmil bilen olmasına rağmen kullarını seçmekte özgür bırakmıyor mu? Eğer dileseydi, herkes iman edebilirdi pekâlâ, ama O mutlak otorite ve hüküm sahibi olması yanında kullarının özgür iradelerine de oldukça saygılıdır. Öyleyse bilgi, haddini bilmeli ve insanın ufkunu, mefkûre ve şuurunu genişletmesi için bir vesile olmalıdır sadece.
Makaleyi sadece bilgi ve onun işlevleri üzerinde konuçlandırmış olsam da, aslında modernitenin en büyük sorunsalının araçlarla insanları oyalayıp, asıl gaye ve amacı insana unutturması ve insanı, amacın yerine pek çok gereksiz araçlarla tatmin bulacağına inandırmasıdır. Bununla tatmin bulamayan insan da, bu kökteki hatayı dallarda ve budaklarda arayıp, meseleyi azlık-çokluk ile daha da dallandırıp budaklandırmaktadır. “Daha çok tüketim ve neticesinde daha çok tatmin!” sloganıyla yola çıkan kapitalizm de insanlara aslında ilaçtan ziyade zehir sunmaktadır. Bunu da öyle sinsi ve cafcaflı tuzaklarla yapmaktadır ki; insanlar amaçlarındaki düşüşü fark edememektedirler bile. Örneğin, spor sağlıklı bir zihin ve beden için bir araçtır. Bu da verilen can ve beden emanetinin en güzel şekliyle korunmaya çalışılması açısından yüce bir gayeye de vabeste olabilir. Fakat kapitalizm bunu bir rekabete dönüştürmüş ve asıl gayesi vücut ve zihin sağlığını muhafaza iken, bunu da bir süfli gayeye indirgemiştir. Sanki savaş stratejisi söz konusu bir hale gelmiştir. Aynı şey modernitenin silahları olan TV, müzik, sanat, moda…Vs.içindesöylenebilir.(Alıntıdır)
Meseleyi özetleyecek olursam, sorun; bilmek veya bilmemek sorunu değildir. Bilginin nasıl ve ne amaçla kullanıldığı ve neticesinde ruhen ve fikren tekâmülümüz adına bizlere ne kazandırdığıdır. Sorun yapmak veya yapmamak da değildir. Eylemlerimizi belli bir amaca vabeste kılmaktır ki; bu amaç da, bizi “yeryüzünün halifesi” olma statüsüyle bir insan olarak sorumlu olduğumuz, başta varlığımızın sebebi olan Rabbü’l Alemin’e ve bütün varlıklara karşı bizi aktif kılmalıdır. Yaşantımıza ruh verecek olan ancak böyle bir sorumluluk ile teyakkuzdur. Aksi ise; beyhude yollarla ömrü ziyan etmek ve sermayeyi faydadan ziyade zarar müktesebatıyla israf etmektir. Bu da insanı ciddi şekilde bir huzursuzluğa, mutsuzluğa ve tatminsizliğe iter. Zira fıtrat, böyle bir amaçsızlık ve başıboşluk için verilmemiştir. “İnsan başıboş bırakılacağını mı zanneder?” buyurur Cenab-ı Hakk. Hakiki misyonunu eda edemeyen varlık da fıtratına, yani yaratılış kuralına aykırı davrandığından vicdani sinyaller alır ve bunu kimi zaman “can sıkıntısı”, kimi zaman “depresyon” kimi zaman da “ruh daralması” olarak nitelendirir. Oysaki vicdanı onu uyarmaktadır. İçindeki bu büyük boşluğu “insan olma şuuru” ile doldurmasında ona yardımcı olmaya çalışmaktadır. Aksi takdirde bütün kelime, his, düşünce ve amaçları bu büyük boşluk tarafından; aynı kara delikler tarafından yutulan gezegenler misali yutulacaktır. Böylelikle kimliksiz bir insan haline gelecek, ne Allah’ı tanıyacak, ne kendini, ne milletini, ne sorumlu olduğu bireyleri… Bütün hepsi bu canavarlaşmış insanın arzuları karşısında yok olup gidecek ve araçlar onun için birer amaç halini alacaktır. Yeri gelecek bilgisiyle atom bombası yapacak, yeri gelecek menfaatleri uğruna ülkesini satacak, yeri gelecek sahip olduklarının gücüyle bütün her şeye kafa tutacak, yeri gelecek usulüyle her şeyi kılıfına uydurup zeytinyağı gibi üste çıkacak vs. İşte insan ancak rotasını böyle şaşırırsa, esfele-i safilin- yaratılmışların en aşağısı- derekesine düşebilir. Hâlbuki Yaratan onu cennetlere ve ala-yı illiyyin –yaratılmışların en üstünü- statüsüne namzet yaratmıştır. Anlam ve eylem izdivacı neticesinde ise Cenab-ı Hakk, bu meleklerden bile daha yüksek payeyi aciz ve zayıf insana lütfedecektir.Son söz olarak kötülüğe söveceğine ve kötülükten yakınacağına insan; kötülüğe karşı mücadelenin ilk adımı iyi olmaya çalışmaktan ve iyilerle beraber olmaktan geçer.Diğer yazımda görüşmek ve buluşmak ümidiyle…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder