30 Aralık 2012 Pazar

Düşünce Üzerine


DÜŞÜNCE ÜZERİNE

24 Aralık 2012, 13:16
DÜŞÜNCE ÜZERİNE
Ahmet Zahid Çardak
 Düşünceleri yakalamak zordur; bazen aynen bir yaz akşamı vızır vızır kafanızın etrafında dönen, ama bir türlü yakalamaya muvafık olamadığınız sivri sineklere benzer düşünceler.. Onlar gibi pervasız, tutması neredeyse imkânsız ve olabildiğine sinir bozucudurlar. Tam yakalayacakken, anında mekân değiştirir ve sizi yanıltırlar. Bu hızlı değişimi anlamakta güçlük çekersiniz. Bu nedenle de tutarlılığı sağlayamazsınız bir türlü. Herkese, her zamana, her mekâna ve her koşula göre düşünceler farklılaşır. Böyle olunca da bu çok yönlü izafet içinde boğulur kalırsınız. Aslında hiç ehemmiyeti yok gibi görür ve düşünürsünüz, boşuna kafa patlatmaya ne hacet der silersiniz bir bir tezlerinizi, öyleyse sil baştan der başlarsınız yeni ve farklı bir konuya bir kere daha.. Bu ila nihaye devam eder, öyle ki bu titizlik ve vesvese insanı pes ettirir düşünmekten, yazmaktan ve okumaktan. Bu, bir düşünce vesvesesidir adeta.
 Tutunacak bir dayanak olmadan tutmak zordur düşünceleri ve en önemlisi de bu düşüncelerin cazibesine kapılarak boğulma tehlikesi altında olan kendini.. Bir istinat noktası olmalı kişinin, öyle ki ayakları bunlara prangalarla bağlı olmalı ki; uçup gitmesin düşünceleri, benliği ve kimliği. Aslında, rasyonel olmaktan daha ziyade sezgisel, mistik, vicdani ve hissi olmalı. Akla dayanak yine akıl olamaz, olmamalı. Bu düşüncelerin masdarı akıl ise, te’kid ya da tekzibine vicdan, kalp, hisler karar vermelidir. Düşüncelerdeki yamukluklar, bunlar tarafından düzeltilmeli, ya da üzeri çizilmeli. Bir apriori damgası taşımalı düşünceler, önceden zihne empoze edildiği hissini uyandırmalı! Zaten aksi türlü hiçbir meşru zemini olmayan, kalıcılık arz etmeyen tek gecelik ilişkiler gibi oluyor zihinlerde bıraktığı iz. Aynen bu ilişkilerde olduğu gibi, pişmanlık duygusu da uyandırabiliyor vakti boş düşüncelerle heba etme açısından. Her çiçekten bal alıyor nitelik ve sadelik peşinde olmadan. Biraz demokrasi, biraz liberalizm, biraz kapitalizm, tatlar biraz karışsa da azıcık da sosyalizm, bunun üzerine de anarşizm iyi gider ama aldıkça aklı büsbütün karışıyor; kalbi, vicdanı ve hissi mülahazaları.. Peki, bu iz bırakmayan izmler olmadan düşünce olmaz mı, titrek, hasta ruhlu ve bir sarsıntıda devrilen bu kalıplar olmadan ayakta duramaz mıyız biz? Bugün bir söz okudum duvarda, ilaç gibi geldi, Yunus Emre’den: “Ben, beni tutamasam da, sen beni tut ey Rabbim!” diyordu o yüce kamet. Bu çok değerli bir söz, cuk oldu düşüncelerime, çok yakıştı. Bazen böyle şık sözlere hayran kalıyorum; ruhumu, gönlümü ve gözümü okşuyor. Bunun üzerine de kelamların en güzeli ve belagatlisi gider doğrusu: “Onlar ki; Allah’ı unuttular, Allah da onlara kendilerini unutturdu.” Evet, her işlenen amelin kameti kıymeti ölçüsündedir mücazat ve mükâfatı. Sen Allah’ı unutursan, Allah da sana kendi benliğini, kimliğini, leh ve aleyhini, hayr ve şerri, doğru ve yanlışı tefrik etme, idrak etme ve muhakeme etme yeti ve melekelerini elinden alır ki; bunlar olmadan ne düşünce düşüncedir, ne amel ameldir, ne gaye gayedir ve ne de yaşamak yaşamaktır! Hiçbir şeyin tutarlı bir şekilde devamını getiremezsiniz, çünkü bu sizde bir hastalık durumu yaratır adeta. Bu bir düşünce hastalığıdır. Neye bağlandığını nihai anlamda algılayamayan insan, sonsuz bir düşünce ağının kıskacında bulur kendini; kaybolmuştur. Tutarlılık arz etmediğinden adımları, geldiği yola da geri dönemez; bu sebepten güneye gideyim derken kendini kuzeyde, kuzeye gideyim derken de güneyde bulabilir kendini. Hâlbuki yönünü büyük bir yapıya göre tayin etmeye çalışsa, durum çok daha kolaylaşabilecektir. Bir yapıya göre konumlansa insan, oraya göre yönünü tayin etmede zorlanmaz. Buna da nihai hedef denmektedir. Müslümanlar; duygu, düşünce ve ruh dünyalarını Kâbe’ye göre konuşlandırmışlardır. Buraya nazarla hedefleri olan rıza-yı Teâlâ’ya ulaşmayı gaye edinmişlerdir. Bu anlamda Kâbe’nin ve Kâbe’ye nazarla kıblenin varlığı çok manidardır. İnsanlar asıl varlık gayelerini unutmasınlar diye Cenab-ı Hak onu bir emare kılmıştır. Kendi benliklerini, kimliklerini, yaratılış maksatlarını, statü ve konumlarını bir an olsun unutmasınlar, nefis ve şeytanın etki alanına girmesinler diye, yüce bir gayeye matuf olarak, Kâbe’ye kendi evi olma şerefini ihsan etmiştir. Bu ağır misyonu elbette sadece Kâbe’ye yüklememiş Rab Teâlâ. Özellikle düşünce yönünü kelamına ve vahye muhatap Resulüne bırakmış, bunlar Asr-ı saadet ve sonraki nice saadet asırlarında düşünce mihrakları olmuştur her zaman.
 Evet, buraya kadar yazılanlarla şuan ki ahvalim arasından tam olarak 41 saat geçmiş; öyleyse yeni bir şeyler söylemek lazım olsa gerektir. Meseleyi yarım bırakmasam çok iyi olurdu, velakin benim de huyum bu işte; o anki hissiyat ve düşünceme bir saat sonrasında bile ulaşamıyorum. Vakitle beraber düşünceler de eriyip gidiyor elimden, siliniyor beynimden.. Değişim bu olsa gerek! “Bir nehirde iki kere yıkanılmaz.” Der Heraklitus. Ben de diyorum ki; zamana yenik düşmeden (düşünüp) düşünceyi yakalamak lazım, yenilerini katarak bu akışta ilerlemek lazım! Bu değişimin düşünsel anlamda müspet olan yönü.. Peki, sabiteler olmadan değişim her anlamda arzu edilen bir şey mi? Buna pek de olumlu bir cevap verilebileceğini düşünmüyorum. Zira değişim de, belli sabiteler üzerinden yapılır, düşünceler restore edilir. Değişmeden dönüşmek değil, dönüşmeden değişmek lazım! Bu kelimeler ve bu kelimelerin neticeleri arasında ciddi farklar mevcuttur. Değişmek, kişinin kendi olarak kalması yoluyla kendini yenilemesidir; fakat dönüşmek, kişinin kendisine yabancılaşması, başkalaşması ve asimile olmasıdır.
  Zaman hızla akıyor hiç şüphesiz. Hatta bazen o kadar hızlı akıyor ki, bu akışa direnmek ya da bu akışa yetişmek adeta imkânsız. Bir haftadır sürekli bunu düşünüyorum. Zamana kayıtsızlığımı.. Ne direnmeye mecalim, ne de hızına yetişmeye bir gayret ve meylim var. Varsın, o akmaya devam etsin. Zamanın akması bir yana, bu önü alınamayan kontrolsüz akışa yıllanmış kökleriyle başa çıkamayan nice çınar ağaçları biliyorum ben. “Sen de mi, bari sen yapma!” diyesim geliyor, küçücük ellerimle köklerinden yakalamaya çalışıyorum; ama bu gayretim ancak Hz. İbrahim’in devasa ateşine su yetiştirme gayretinde olan karınca mesabesinde olabiliyor. Kökleri çürümüş olan bir ağaç, çınar ağacı bile olsa devrilmeye mahkûmdur. Bunu bildiğim halde, bu çıldırtıcı akışa olan lakaytlığımı; gövdesine sırtımı yasladığım, gölgesinde ferahladığım bu devasa ağaçlara karşı ne yazık ki gösteremiyorum. Eski güzelliğini ve heybetini tahayyül ediyorum, kendi küçüklüğümü hatırlıyorum onlar karşısında. Ve hala da küçüğüm, haddimi bilirim ben. Ama korkum bin kat artıyor; onlar bu kadar heybetli ve şaşalı iken, suyun direncine mağlup oldular. Ben ise bir fidan bile değilim. Bu zayıf gövdem, bu cılız köklerimle ben; gırtlaktan kalbe inmeyen zikrimle mi, feraset garibesi fikrimle mi, basiretsiz kalbimle mi, helakime engel olamayacak ilmimle mi, yoksa kendine bile faydası olmayan amelimle mi mukavemet göstereceğim?! Evet, hiç şüphe yok, küçüğüm. Bu akışa olan kayıtsızlığımın bir sonu olacak elbet ve işte o zaman yüzleşeceğiz. Bununla yüzleşmeliyim, ama önce dal budak salmalıyım göğe, el vermeli cılız bedenime… Yoksa kara yutacak beni, kıracak azgın suyuyla belimi. Gökten, görünmez bir ip sarmalı gövdemi. Karaya bağlı en cesametli varlık bile mağluptur, arzın unsurları karşısında. Göğe bağlı ip kurtarır; ateş yakmaz olur İbrahimleri, su yutmaz olur Beni İsrailleri, toprak bağrına basar Osman ve Ali’leri. Gökten kuvvet almayan, güçlü görünse dahi zayıftır. Gökten destek alan da, zayıf bile görünse kavidir. Akıllara gelen, Bedir gazvesidir. Bu, Karanın göğe mağlup olması örneğidir.
 Gökte sonsuzluk vardır oysa.. Değişimin çok yavaş ve küçük adımlarla olması, bize namütenahiliği ve sonsuzluğu anımsatır. Yeryüzünün akıl almaz değişiminden bihaberdir sanki gök. Güneş hep sarıdır, gök hep mavidir, ay hep beyazdır, yıldızlar da hep parlak. Ama yere indiğimizde; sürekli etkilenen ve etkilenen bir değişim ve dönüşüm söz konusudur ki, baş döndürür. Düşünceler, fikirler, anılar, hayaller, kelimeler, cümleler, bakışlar, sözler, fiiller hep bir dakika öncesine aittir; bir dakika sonrasında ise silinir giderler. Zaman aşımına uğrarlar. Bir dakikalık zaman aşımı, bazen onlarca yıllık emeği götürebilir. Tahribat o denli hızlı olabilir. İblis yüz binlerce yıl Rabbine iman etti, lakin yanlış kurulan bir mantık sonucu belki birkaç saniyelik isyanıyla bütün statüsünü kaybetti Hakk karşısında. Bu mantık; kendisinin ateşten, Âdem’in de topraktan yaratıldığı, ateşin topraktan üstün olması gerekçesiyle secde etmesinin söz konusu olamayacağına dair kurulan kuru ve kof bir mantık idi. Bir anlık dönüşümün nelere mal olabileceği gerçekten düşündürücüdür. Şeytan şayet kendine Hakk’a ve O’nun isteklerine kendini konumlandırmış olsaydı, Âdem’e secde edecek ve Rabbine isyan eder olmayacaktı. Bu da onun için Hakk adına bir değişim olacaktı. Ama O, bunu tercih etmedi; o, kendi gurur ve kibrini merkeze alıp, Hakk’a ve O’nun isteklerine göre konumunu değiştirdi ki, bu bir dönüşüm ve sapmadır. Aslında Hakk hep aynı konumdadır; lakin biz hakka göre konumumuzu yaklaştırır veya saptırırız. Bu sebepten şeytan dönenlerden, dalalete sapanlardan ve sapkınlardan oldu.
Zaman… Öyle ki, ölçüsü yine niyetiyle insan… Hayır mı, şer mi? Zehir mi, deva mı? Böyle olmamızın bütün suçu zamanda ya! Peki, zaman acaba bizden memnun mu? Yoksa bir sermaye olarak verilen bu değerler üstü değeri gaflet, atalet ve garabetle zayi etmemizden şaki mi? Şakiye göre her nimet zehir olduğu gibi zaman nimeti de zehirdir. Said kimseye göre ise her nimet ve nikmet bir deva ve hayır olduğu gibi zaman da o kimseye bir devadır. Resul-ü Ekrem Aleyhisselatü vesselam Efendimizin şu hadisleri bu konuda çok manidar gözükmektedir: “Mü’minin çok acip (enteresan) bir hali vardır. Başına bir musibet geldiğinde o, sabreder; bu onun için hayır olur. Bir nimete serfiraz kılındığında ise şükreder, bu da onun için hayır olur.” Zaman da bu anlamda düşünülmeli, insanların temayül ve niyetleri birer kıstas olmalıdır. Yoksa kendi başına zamanın kimseyi hidayete eriştirdiği veya delalete sevk ettiği yoktur. İnsan kendi irade zafiyeti ile ancak zamanı ayartır ve onu kendi rengine bular. Oysa zamanın rengi şeffaftır, tabiatında bir renge haiz değildir. Ama insan kendi iç dünyasındaki renk cümbüşü ile adeta zamanın tabiatını değiştirir ve dönüştürür. Bu anlamda düşüncelerin de bir suçu yoktur aslında. Düşünceler de vahyi, İlhami ve Vehbi olan Hakk’a ait söz ve anlamların istikameti ya da delaletidir. Kişinin kendine ait olmasıyla övündüğü pek çok düşünce aslında Hakk’a ait sözlerin farklılaşmasından, ya da insanların kalplerine va’z ettiği ilhamların bir terkibinden neşet etmiştir. Akla ve mantığa ait ne varsa, sonu gelmeyen bir silsile ile kendi kendini iskat etmiştir. Ama kalbe ait, Hakk ve Hakikate, vicdana ait soluklar her daim kendini hissettirmiştir. Bu anlamda akıl ve mantık uçucu, kalp ve vicdan değişmeden ve dönüşmeden kalıcılık arz etmektedir. Mantık ve akıl çok yönlü olduğu nispette vicdan ve kalp tek yönlüdür. Adeta vicdan ve kalp bize tevhidi, akıl ve mantık ise kesreti anımsatır. Belki de vicdan ve kalbe ait pek çok şey, akıl ve mantık ile çeşitlilik kazanır. Hz. Ali’nin dediği gibi: “İlim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı.” Aynen öyle, kalp ve vicdana ait yön, tektir. Mantık ve akıl için de eğrisi ve doğrusu ile pek çok yön söz konusudur. Bir sebepler silsilesi ile deterministik bir sorgulamanın içinde boğulur adeta. İsrailoğulları misali kesilecek ineğin rengine, vasfına, cinsine varıncaya kadar sordukça sorgusunda boğulacak, mükellefiyeti artacak, neredeyse bu sorumlulukların ağırlığı altında ezilip kalacak. Hâlbuki sıradan bir inek kesselerdi, bu pekâlâ Hakk katında makbul olacaktı onlar için. Ama onlar cahillikleri nedeniyle sordukça mesuliyetlerini artırdılar, itaat ve teslimiyeti küçümsediler. Aynen bugünün insanında olduğu gibi.. Tevekkül ve teslimiyet; hırs, tamah ve isyanın kol gezdiği günümüzde sönük ve anlamından soyutlanmış iki yetim kavramdır; günümüz insanın üzerinde, söz, hissiyat ve fiiliyatında bir emanet gibi durmaktadır sanki. Hakim olan, görünmez eller tarafından dikte edilen ama bizim özgürlük (!) olarak addettiğimiz düşünce, hissiyat ve yaşayış modasına terstir çünkü.. Bu yüzden garabet gibi görünmektedir günümüz insanının üzerinde. Kavramlar da insanlar gibidir; belli zaman ve mekânlara aittir. Sonrasında ise gurbettedir; gariptir. Sanki tevekkül ve teslimiyet, 13. Asırda takılıp kalmış gibidir. 8-9 asır sonrasında ise; kendi asrından, manasından, gayesinden soyutlanmış bir gurbetçi gibidir.
 Düşünce, zaman ve zamana bağlı değişimlerin hepsi Hakk karşısında bir teslimiyet ve tevekkül içinde olmaz, hakikatin tevhidine sıkı sıkıya yapışmazsa; yönü ve çizgisi olmayan bir zaman ve mekansızlıkta kaybolur ve bu karmaşa içinde boğulur gider. Zaman ve mekan mefhumu olmadan, her yöne meyilli, sabiteleri olmadan, yapayalnız ve sorumsuz...
   Selam ve baki muhabbetle….

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder